Bu Kategoridesiniz : 07 Ağustos 2017 Pazartesi 05:32

Ahmet Yesevi’nin Din Anlayışı ve Bektaşilikteki Bazı Yansımaları

Konunun Önemi

Ahmet Yesevi, bugün bile adından saygı ile söz edilen, Türklerin din anlayışına damgasını vurmuş önemli bir şahsiyettir. Onun varlığı, Türk dünyasının hemen her yerinde, Kazakistan’da, Kırgızistan’da, Türkmenistan’da vb. sanki halen yaşıyormuşçasına hissedilir.

Daha da ötesi, aradan geçen asırlar, bir yandan Ahmet Yesevi’yi mitolojik bir öge haline getirmiştir; öte yandan da, Türkler’in birbirlerini anlamaları, yeniden tanıyabilmeleri için kendisine sarılacakları bir ortak sembol haline dönüştürmüştür. Her ne kadar Ahmet Yesevi’nin gerçek hüviyeti, adı etrafında oluşturulan efsanelerle gölgelenmiş/perdelenmiş ise de, bu durum çekirdek halinde Ahmet Yesevi gerçeğinin bir tür korunma altına alınarak, aradan geçen onca asra rağmen bir anlamda yaşamaya devam etmesini sağlamıştır. Belki birden çok Ahmet Yesevi ortaya çıkmıştır; ama Ahmet Yesevi hepsinde öz olarak korunmuştur. Sonuçta, Ahmet Yesevi bütün Türklerin ortak dili haline gelmiştir. Bu sebepten Ahmet Yesevi, sadece Türkiye için, Türkiye’deki Alevilik-Bektaşilik için değil, bütün Türk dünyası için özel bir önem taşır.

Ahmet Yesevi, Arapça’nın bilim dili olarak genel kabul gördüğü, cennetin dilinin bile Arapça olduğu tartışmalarının yapıldığı bir zaman diliminde, Arapça ve Farsça bilmesine rağmen, insanlara İslam’ı anlatabilmek için kendi öz dilini, Türkçeyi tercih etmiştir. Bu tercih, onun doğrudan Kur’an’dan ve Hz. Muhammed’in sözlerinden damıtarak oluşturduğu din anlayışının, Türklerin oluşturdukları Müslümanlık için birinci derecede belirleyici olmasını sağlamıştır. Bir başka ifadeyle, Ahmet Yesevi, Türklerin İslam’ı anlamalarında istikamet veren yol haritasını çizmiştir. Ahmet Yesevi’nin günümüzde bile hem Alevi-Bektaşiler, hem de Sünni Nakşiler tarafından benimsenmesini tesadüflerle izah etmek, herhalde pek mümkün olmaz.

Öte yandan, Alevilik- Bektaşiliği, bilgi boşluğundan istifade ederek, keyfi bir inşa faaliyetiyle İslam’dan ve Türk Tarih bütünlüğünden kopartmak isteyen, Alevilik-Bektaşiliğin İslam’la alakasının olmadığını iddia edenlere verilebilecek en güzel cevap Ahmet Yesevi’nin Hacı Bektaş Veli’nin, Yunus Emre’nin görüş ve düşüncelerinin, din anlayışlarının gözler önüne serilmesiyle ortaya çıkan cevap olacaktır. Ahmet Yesevi, Türklerin İslam’la bağlarını anlama açısından bir kilit isimdir. Onun görüş ve düşünceleri, farklılıkların zenginlik olabilmesinin olmazsa olmaz koşulu olan “temel ortak payda”nın yeniden tespitinde bize ışık tutacaktır. Gerek Alevilik-Bektaşilik konusunda, gerekse farklı din anlayışları ve farklı dini oluşumlarla ilgili olarak Türklük ve İslam temel ortak paydasını göz ardı ederek farklılıkları öne çıkartmaya çalışan yaklaşım biçimlerinin, -eğer art niyet yoksa- ne kadar bilimsel olduğu daima tartışmaya açık olacaktır. Bilimsel açıdan da, stratejik açıdan da doğru olan, farklılıklardan önce mevcut olan ortak paydayı ortaya koymak, daha sonra farklılıkların yerinin o ortak paydaya göre belirlenmesine imkan sağlamaktır. Yeni bir uygarlık inşaında bütün Türkleri seferber etmek isteyenler de, Ahmet Yesevi’nin ruhundan yardım almak zorundadırlar. Hacı Bektaş Veli’nin sözünü hatırlamakta fayda vardır: “İlimden gidilmeyen yolun sonu karanlıktır”. Öyleyse, yolumuzu aydınlatacak olan, bizi özgürleştirecek olan doğru bilgi ve bilimdir.

Ahmet Yesevi’nin hayatı ve eserleri

Ahmet Yesevi, Tasavvuf düşüncesinin egemen olduğu bir ortamda doğmuş ve büyümüştür. Batı Türkistan’da Sayram kasabasında doğduğu bilinmektedir. Yedi yaşlarında iken annesini, daha sonra da babası Şeyh İbrahim’i kaybeder ve kız kardeşinin yanında kalır. Ablası ile birlikte gittiği Yesi’de ilk tahsiline başlar ve Arslan Baba ile tanışır. Hikmetlerde, yedi yaşında iken Arslan Baba’nın kendisini bulduğu şöyle dile getirilir: “Yedi yaşında Arslan Baba’m arayıp buldu. / Gördüğü her sırrı perde ile sarıp örttü. / ‘Allah’a hamd olsun, gördüm’ dedi, izim öptü; / O sebepten altmış üçte girdim yere. / Azrail gelip Arslan Baba’m canını aldı; / Huriler gelip ipek kumaştan kefen biçti; / Yetmiş bin kadar melek toplanıp geldi; / O sebepten altmış üçte girdim yere”. (Kemal Eraslan, Divan-ı Hikmetten Seçmeler, Ankara 1991, 63).

Arslan Baba’nın vefatından sonra Ahmet Yesevi’nin o zamanın önemli ilim merkezlerinden biri olan Buhara’ya gittiğini görmekteyiz. Burada hocası Yusuf Hemedani ile tanışır ve ona intisap eder. Kısa zamanda Yusuf Hemedani’nin en gözde müritleri arasına girmeyi başarır ve onun üçüncü halifesi olur. Şeyhinin vefatını müteakip, ikinci halifenin de vefat etmesi üzerine irşat ve terbiye faaliyetlerine başlar. Ancak bir süre sonra buradaki görevini Abdulhalik Gücduvani’ye bırakarak Yesi’ye döner ve 562/ 1166 tarihinde orada vefat eder. (Fuat Köprülü, “Ahmed Yesevi”, İslam Ansiklopedisi c. I, s. 210 vd. ; Köprülü, Türk Edebiyatında İlk Mutasavvıflar, Ank. 1991, 61vd.; K. Eraslan, 6 vd.)

Ahmet Yesevi’den bize intikal eden en önemli miras, onun Hikmetler’idir. Hikmet, veciz bir şekilde “dini-tasavvufi özlü söz” olarak tanımlanabilir.(Eraslan, 33). Ahmet Yesevi, İslam’ı, Kur’an’dan ve Sünnet’ten anladıklarını ana dili Türkçe’yi kullanarak manzumeler halinde insanlara anlatmaya çalışmıştır. Divan-ı Hikmet, onun sözlerinin, ona ait olduğuna inanılan manzumelerin toplandığı bir divandır. Hikmetlerin tamamı göz önüne alındığında üzerinde yoğunlaşılan ana konuların Allah ve Peygamber sevgisi, Allah’ın birliği ve sıfatları, öldükten sonra dirilme ve kıyamet, Peygamberin sünneti, zühd ve takva, Allah’ı anma, Yesevi tarikatının adab ve erkanı gibi hususların teşkil ettiğini söyleyebiliriz. Hikmetler, kısaca söyleyecek olursak, İslam’ın yüksek ahlakının damıtılarak insan idrakine sunulmuş halidir. Ahmet Yesevi, ahlak merkezli bir din anlayışının toplumda makes bulabilmesi için çalışmış, konuşmuş ve hikmetler söylemiştir.

Geleneğimizde, sevilen, şöhret bulmuş bir şairin ismi kullanılarak, onunkilere benzer bir üslupla şiir söylemek gibi bir gerçeğin olduğu bilinen bir husustur. Ahmet Yesevi de taklit edilerek, onun mahlası kullanılarak pek çok hikmet ortaya çıkmış olabilir. Ancak, K. Eraslan’ın da belirttiği gibi, “Kime ait olursa olsun bütün hikmetlerin temelinde Ahmed-i Yesevi’nin inanç ve düşünceleri, tarikatının esasları bulunmaktadır”. (Eraslan, 34). Hikmetlerle ilgili müellif nüshası yazmanın bulunmayışı, bu şiirlerin onun adı kullanılarak piyasaya sürüldüğü şeklindeki bir anlayışı doğrulamaz. Çünkü, farklı Türk topluluklarında hikmetleri ezberleyen ve okuyan bazı kimselerin olduğu bilinmektedir. Bunun anlamı, hikmetler hem yazılı metinler halinde, hem de ezberden, hafızadan hafızaya aktarılarak günümüze ulaşmıştır. Hikmetlerin bütünü üzerinde kafa yorulduğu zaman, Ahmet Yesevi’ye ait olanla ona izafe edileni ayırmanın da çok zor olmadığı görülmektedir. Üstelik, bir başka gerçek daha dikkat çekmektedir: Hikmetler olarak bize kadar ulaşan manzumelerde, Ahmet Yesevi’nin kullandığı “asıl vezin” olduğu gibi muhafaza edilmiştir. (İ. Hakkulov, 31)

Ahmet Yesevi’ye atfedilen bir diğer eser “Fakr Name”dir. Kemal Eraslan, Türk Dili ve Edebiyatı Dergisi’nde, 1977 yılında “Yesevi’nin Fakr Namesi” adı altında hem eseri, hem de günümüz Türkçesi’ne aktarılmış halini yayınlamıştır. Bu eserde Tasavvuftaki şeriat, tarikat, hakikat ve marifet makamları anlatılır.

Ahmet Yesevi’nin Din Anlayışı

Ahmet Yesevi’yi anlamanın en sağlıklı yolu, yer yer Tasavvufi sembollerle örülmüş olan Hikmetler’deki bilgi ve aşk boyutunu doğru okumaktan geçmektedir. Hikmetlerine, “Bismillah’la başlayarak hikmet söyleyip / Taliplere inci cevher saçtım işte” (Eraslan, 49) diyerek başlayan Ahmet Yesevi, İslam’ı, ana kaynağından Kur’an’dan okumaktadır. Der ki: “Benim hikmetlerim ferman-ı Sübhan;/ Okuyup anlasan manayı Kur’an. / Benim hikmetlerim alemde sultan / Kılar bir lahzada çölü gülistan ”. (K. Eraslan, 271) Gerçekten de, Ahmet Yesevi, zaman zaman doğrudan bazı ayetleri iktibas etmiştir. Çoğu zaman da, Kur’an’dan aldığı manayı, kendi dilinde, insanların anlayabilecekleri şekilde “Hikmetler”e dönüştürmüştür. (Bu konuda bk. H. İbrahim Şener, “Yesevi Hikmetlerinin Kaynağı Olarak Ayetler Üzerine Bir Değerlendirme”, Yesevilik Bilgisi, hz. C. Kurnaz, M. Tatcı, Ank. 2000,ss. 199-210). Ahmet Yesevi, sadece Kur’an’daki bilgileri bilmekle yetinmez. Ona göre alim ilmiyle amil olmalıdır; böyle bir alime her şey fedadır: “İnci, cevher sözüm aleme saçsa, / Okuyup anlasa, Kur’an’ı açsa. / O alime canım kurban kılarım; / Bütün ev barkımı ihsan kılarım. / Hani alim, hani amil yaranlar? / Hüda’dan söylese siz can veriniz”. (Eraslan, 273-275).

Tespit edebildiğimiz kadarıyla, Kur’an’da öne çıkan iman’ın olmazsa olmaz üç temel ögesi, Allah inancı, Hz. Muhammed’in peygamber olduğuna iman ve ahiret inancı, hem de Kur’an eksenli olarak Ahmet Yesevi’nin Hikmetler’inde, Hikmetlerin ruhuna sinmiş bir vaziyette karşımıza çıkmaktadır. Hikmetlerin içeriğine adeta ruh olarak sinmiş olan Tevhid anlayışını, hem bilgi ve bilinç, hem de duygu boyutunda fark etmemek mümkün değildir. Her şeyi yaratan Tanrı’dır: “Sizi, bizi Hak yarattı taat için…” (Eraslan, 105). Tanrı bir ve Var’dır: “Bir ve Var’ım dersler verdi perde açıp; / Yer ve gökte duramadı şeytan kaçıp; / İşret kılıp, vahdet şarabından doyasıya içip; / La mekanda Hak’tan dersler aldım işte”. (Eraslan, 99). Şu ifadeler, onun Tanrı anlayışı’nı anlamamız konusunda bize yardım etmektedir: “Kul huva’llah sübhanallah’ı vird eylesem, / Bir ve Var’ım didarını görür müyüm? / Baştan ayağa hasretinle ders eylesem, Bir ve Var’ım didarını görür müyüm” (Eraslan, 89). Bir ve Var olan Tanrı’yı zikretmek; yani Tanrı’ya yönelik bilinç düzeyini yüksek tutmak gerekmektedir: “Allah diyen bendenin yerini cennette gördüm; / Huri, gılman hepsini karşı hizmette gördüm. / Gece gündüz yatmadan Hu zikrini diyenler, / Melayikler yoldaşı, Arş’ın üstünde gördüm. / Hayır, saha kılanlar, yetim gönlün alanlar, / Çahar-yarlar yoldaşı, Kevser lebinde gördüm.” (Eraslan, 317). Allah, Rahman’dır: “Rahman Rabb’im rahmetini cari kıl sen seherde; / İsyan layına battım, yardım et sen seherde. / Estağfir istiğfarı kıl sen uzak şeytandan; / Şeytan seni azdırır, penah ver sen seherde. / Ümit ile gelmişim dergahına ilahım; /Kötü amelli biriyim, elim tut sen seherde”. (Eraslan, 309). Allah’ın Kahhar sıfatı da vardır: “Kahhar adlı kahrından korkup ağlar Hace Ahmed; / Rahman adlı rahmından ümid tutar Hace Ahmed. /Günahım çok Allahım, bağışla sen günahım; / Bütün kullar içinde asi kuldur Hace Ahmed”. (Eraslan, 303).

Ahmet Yesevi, Tanrı aşkını coşku ile dile getirir: “Gelin toplanın zakir kullar, zikr edelim; / Zakirleri Hüda şübhesiz sever imiş. / Aşksızların imanı yok ey yaranlar;, / Cehennemde devamlı olarak yanar imiş. / Muhabbetli aşıkları Hüda sevdi; / Onun için dünyayı da ukbayı da terk etti; / Candan geçip, yaşın saçıp aşık oldu; / Mahşer günü didarını görür imiş. / Aşıkların gerçek dostuna can kurban; / Şevkı ile onu izleyip kılan efgan; / Aşk sevdası başa düşse hane viran; / Şeyda olup, onu izleyip yürür imiş. / Hakk’ı seven aşıkları buldu murat; / Sahte aşık olup yürüme, yarın hicap; / Kılıçtan keskin kıl köprünün adı Sırat; / Yalan dava kılan geçemeyip kalır imiş”. (Eraslan, 221).

Ahmet Yesevi, “hemen ölecekmiş gibi” ahrete hazırdır: “Kul Hace Ahmed, öleceğini bile gör sen; / Ahretin hazırlığını kıla gör sen; / Varırım diye yol başında dura gör sen; / Meleku’l-Mevt gelse, fırsat komaz imiş”. (Eraslan, 227). Ahmet Yesevi’de Tanrı aşkı, zaman zaman cennetle ilgili beklentilerin de, cehennem korkusunun da ötesine geçer. Cehennem, “aşıkların narasından kaçar”, “aşıkların yaşı ile” onun ateşi söner. (Eraslan, 159)

Kur’an, Hz. Muhammed’in en güzel örnek olduğunu söyler. Ahmet Yesevi’nin, Hz. Muhammed hakkında derin bilgisi olduğunu ve ona samimi bir aşkla bağlı bulunduğunu Hikmetler’inden anlamak hiç de zor değildir: “Ümmet olsan, Mustafa’nın peşinde ol sen; / Dediklerini can ve gönülden hem kıl sen; / Gece ayakta, gündüzleri oruçlu ol sen; /Gerçek ümmetin rengi tıpkı saman olur. / Sünnetlerin sıkı tutup ümmet ol sen; / Gece gündüz selam verip ülfet ol sen;/ Nefsi tepip mihnet erse, rahat ol sen; / Öyle aşık iki gözü giryan ol sen”. (Eraslan, 215). “Muhammed’in bilin zatı Araptır; / Tarikatın yolu bütün edeptir. / Hakikat bilmeyen insan değildir; / Biliniz hiçbir şeye benzemezdir. …/ Muhammed’i tavsif etsem kimine/ Anasının bil sen Amine/ Atasının adı Abdullah idi; / Anadan doğmadan ölmüş idi”. (Eraslan , 279 vd.) Bu Hikmet bütünüyle Hz. Peygamber’in hayat hikayesine tahsis edilmiştir. Bir başka Hikmet’te Hz. Peygamber ile ilgili duygularını şöyle dile getirir Ahmet Yesevi: “Onsekiz bin aleme server olan Muhammed; / Otuzüç bin ashaba rehber olan Muhammed. / Çıplaklık ve açlığa kanaatli Muhammed; / Asi, cani ümmete şefaatli Muhammed. / Gece yatıp uyumaz, tilavetli Muhammed; / Gerip ile yetime mürüvvetli Muhammed. / Yoldan azan şaşkına hidayetli Muhammed; / İhtiyaç olsa kime, kifayetli Muhammed. / Ebu Cehl, Bu Lehep’e siyasetli Muhammed; /Melametin sabunu, selametli Muhammed. / Namaz, oruç kılıcı, ibadetli Muhammed; / daim tespih diyici, riyazetli Muhammed”. (Eraslan, 287).

Ahmet Yesevi ve Hanefilik

Ahmet Yesevi’nin din anlayışını biçimlendiren ortam Tasavvufi bir ortam ve din anlayışının temel karakteri de Tasavvufi bir İslam anlayışıdır. Bu anlayışının inanç ve ibadet boyutunda belirleyici olan eğilim Hanefiliktir. Ahmet Yesevi’nin yaşadığı bölgede egemen olan Karahanlılar, Hanefiliği adeta resmi mezhep gibi algılamışlar ve bölgede yayılması için olağanüstü çaba sarf etmişlerdir. Hocası Yusuf Hemedani’nin Hanefi fakihi olduğu, hem onun hakkında görüş beyan edenlerin şehadetiyle, hem de ona ait olduğu iddia edilen “Rutbetu’l-Hayat” isimli risaledeki görüşlerle tespit edilebilmektedir. (Yusuf Hemedani, Hayat Nedir, çev. N. Tosun, İst. 2002). Daha da ötesi, Ahmet Yesevi’nin Hikmetler’ine yansıyan iman anlayışı, “Dört Halife” hakkındaki tutumu ve genel çerçevede din anlayışı Hanefiliğin temel ilkeleriyle büyük ölçüde örtüşmektedir.

Hanefilik, bilindiği gibi İmam Ebu Hanife’nin vefatından sonra onun adı etrafında şekillenen fıkıh ekolüdür. Daha çok Türkler arasında yayılmıştır. İmam Maturidi, bu çizgide yetişmiş, Ebu Hanife’nin itikadi görüşlerinden yararlanarak kendi din anlayışını inşa etmiş büyük bir alimdir. Ebu Hanife-Maturidi çizgisi, o zamanki ifadeyle “Ehlu’r-Rey” yani aklı esas alanların, akıl taraftarlarının çizgisidir. Gerek Ahmet Yesevi’nin, gerekse onun hocası olarak bilinen Yusuf Hemedani’nin Hanefiliği ise, “Ehlu’l-Hadis” (Hadis taraftarları)’nın derin izlerini taşıyan, sufi karakterli bir Hanefilik olarak karşımıza çıkmaktadır. İşte bu noktada, tartışmayı Mürcie eksenine kaydırmak gerekmektedir. Çünkü Ahmet Yesevi’nin din anlayışının itikadi boyutunda belirleyici olan Mürcii bir temel vardır.

Mürcie birinci hicri asrın sonlarına doğru, bir yandan Emevi zulmünden, diğer yandan Harici baskısından bunalan ve uzlaşı arayan, Müslümanların ihtilaf ettikleri bazı konularda nihai kararı Allah’a havale etmeyi ilke edinen, amel-iman ayrımını ve imanda eşitliği düşünce sisteminin merkezine yerleştiren bir mezheptir. Özellikle Türkler arasında yayılma imkanı bulmuştur. İmam Ebu Hanife, Mürcie’nin temel fikirlerinin sistematik hale gelmesinde kilit isimdir. Türk dünyasının medarı iftiharı İmam Maturidi, Mürcii zeminde Ebu Hanife’nin görüşlerini merkeze alarak adı daha sonra Maturidilik olacak olan yeni bir din anlayışı, yeni bir mezhep inşa etmeyi başarmıştır. Mürcie’nin temel görüşlerini şöyle özetlemek mümkündür:

1. Büyük Günah: Bir Müslüman işlediği büyük günahı sebebiyle imandan çıkmaz ve küfre de girmez. O, bu dünyada hakiki mümindir. Yalnız işlediği günahı dolayısıyla fasıktır. Böyle birinin Ahiretteki durumu Allah’ın dilemesine kalmıştır, Allah isterse onun günahını bağışlar, isterse cezalandırır.

2. Ameller-İman Münasebeti: Mürcie, amelleri imanın bir parçası olarak görmez. Ameller imanın dışında birer farzlardır.

3. İmanda İstisna: Şartlı ve şüpheli iman olmaz. Bir mümin imanını ve mümin olduğunu açıkça şek ve şüpheye mahal vermeden ifade etmelidir. Yani ” ben gerçekten müminim ” demesi gerekir.

4. İman tasdiktir, ikrardır veya her ikisidir: İmanın gerçekleşmesi, ya dilin ikrarı veya kalbin tasdiki yada her ikisiyle olur. İslamı benimseyen birisi, Allah’ın birliğini, Hz. Muhammed’in resul olduğunu gönülden benimsemesi diliyle söylemesiyle mümin sıfatını kazanır.

5. İmanda Artma ve Eksilme: Ameller imanın bir parçası olmadığı için amelleri işlemekle iman artmaz, onları terketmekle veya günah işlemekle de azalmaz. Yalnız günahkar olur ve cezasını çeker. Ancak hafife alarak veya inkar ederek bu günahları işlerse imanını kaybeder.

6. İmanda Eşitlik: Bütün Müslümanlar ve inananlar, imanlarında eşittirler. Birinin imanı diğerinden daha üstün veya daha az değildir. Farklılık sadece amellerde söz konusudur.

7. İman-İslam İlişkisi: İman vasfını kazanan bir kimse aynı zamanda islam vasfını da kazanmıştır. Yani bütün Müslümanlar mümin, bütün müminler de Müslüman’dır.

8. Va’d ve Vaîd: Allah bazı ayetlerde iyilik yapanları mükafatlandıracağını va’detmiş, bazılarında ise kötülük yapanları, zulmedenleri ve günah işleyenleri cezalandıracağını veya ebedi cehennemlik olduklarından bahsetmektedir. Eğer Allah bir iyiliği karşılık mükafat vereceğini söylemişse o, bu sözünden asla dönmez ve bu mükafatı verir. Ama ebedi cehennemine koymakla tehdit etmişse, Allah bu tehdidinden rahmeti ve acıması dolayısıyla vaz geçerek kulunu affedebilir.

Ahmet Yesevi’nin Tevhid eksenli Allah aşkını esas alan tasavvuf anlayışında, Mürcie’nin amel-iman ayrımının etkilerini görmek imkan dahilindedir. Aslında Şeriat, Tarikat, Hakikat, Marifet şeklinde sistemli hale getirilen Yesevilik’in böyle bir sıralamayı gerçekleştirmesi, amel-iman ayrımına dayalı bir açılım olarak yorumlanabilir. Ahmet Yesevi şöyle der: “Gelin toplanın zakir kular, zikr edelim; / Zakirleri Hüda şüphesiz sever imiş. / Aşksızların imanı yok ey yaranlar; / Cehennemde devamlı olarak yanar imiş” (Eraslan, 221) Bu ifadeler, Mürcie’nin iman-amel ayrımının bir adım daha ileri taşınmasıdır.

Ahmed Yesevi’nin şu sözleri, Mürcie’nin imanın tasdik olduğu görüşünü onun da paylaştığının kanıtı olarak alınabilir: “Gerçek aşıklar geçer imiş canını atıp / Ethem gibi yağmaya verip malını atıp, / Hu Hu diye Hak zikrini diyip hoşlanıp, / İman tasdik kılıp bağrını kebap etti”. (Eraslan, 251). Mürcii anlayışta iman ve İslam eş anlamlı olarak da kullanılmaktadır. Ahmet Yesevi Şöyle der: “Dünya ehlinin ahretten korkusu yok; / Ruhu tenha iman İslam hemrahı yok; / Tarikatta yol şaşırmaktan korkusu yok; / Bendeyim der, dili ile ağzı olur”. (Eraslan, 235).

İman olmadan kurtuluştan söz edilemez: “Dirilikte din nevbetin iyi vur sen; / Ahretin esbabını burada kur sen; / Kul Hace Ahmed, iman üzre tevbeli ol sen; / İman ile varan kullar ölmez imiş”. (Eraslan, 231).

Havf ve Reca anlayışının Ahmet Yesevi’nin neredeyse bütün dizelerinin içine işlediğini söylemek mümkündür: “Muhabbetin şevkı ile yar iste sen; / Oruç, namaz Kadir’imin farzı olur. / Mahşergahta adaletiyle sorar olsa, / Aşıkların bir Hüda’ya arzı olur. / Arzı şudur: Hüdasına bin dad eder; / Halimi gör deyip, yaşını saçıp feryad eder; / Nara çekip mahşergahı abad eder; / Aşıkların gönlünün ahı karzı olur… / Günahlarından korkup daim ağlayıp durur; / Mahşer günü neylerim delip kanlar yutar; / Sırat adlı güzergahta başı karışır; / Hacesine kırılmışlık arzı olur”. (Eraslan, 233).

Ahmet Yesevi’nin Hikmetleriyle Türkler’in gönlünü fethetmiş olmasının, Türkler’in din anlayışlarının Tevhid merkezli ve ahlak temelli olarak şekillenmesi üzerindeki en önemli etkenlerden birisi olduğunu düşünmekteyiz. Aslında uzun süre Araplara direnen Türkler, bir süre sonra gönüllü olarak kitleler halinde Müslüman olup, İslam’ın bayraktarlığını üstlenmişlerdir. Öyle zannediyoruz ki, Türkler’in Araplara karşı gösterdikleri direncin kırılmasında en önemli saiklerden birisi Mürcie’nin imanda eşitlik ilkesi olmalıdır. Araplardaki asabiyet, Mevali denilen gayrı Arap Müslümanları bir tür “köle” gibi görmelerine yol açmıştır. Daha hicri 67 yılındaki Muhtar es-Sakafi hareketinde, ona yöneltilen eleştirilerin başında “Mevali’nin ata bindirilmesi ve ganimetlerden pay” alması geliyor; Muhtar’ı “köleleri ayartmak”la suçluyorlardı. Haccac döneminde kitleler halinde Müslüman olan bazı toplulukların, vergiden kaçtıkları için Müslüman oldukları ileri sürülerek Müslümanlıklarının kabul edilmediği kaynak eserlerde yer almaktadır. Belki de bu yüzden Şuubiyye oluşmuştur. Arapların üstten bakışları karşısında Arap olmayan Müslümanlar kendilerini ilme vererek, şiirle ve edebiyatla uğraşarak ciddi bir kimlik inşaı süreci başlatmışlardır. Bu süreçte muazzam bir birikim ortaya çıkmıştır.

Ahmet Yesevi’nin, Arslan Baba’nın Hz. Peygamber’in emaneti olan “hurma”yı alması, her ne kadar doğrudan Hz. Muhammed’e bağlı olduğunu, onun İslam anlayışını, onun sünnetini esas aldığını gösterse de, kendisine kadar geçen zaman diliminde ortaya çıkan, başta Araplardaki kabile asabiyeti olmak üzere pek çok olumsuzluğun İslam’la özdeşleştirilmemesi gerektiği şeklindeki bir yüksek bilincin mevcudiyetini de göstermektedir. Sünni fikih kitaplarındaki evlenme ile ilgili “küfüvvet” (denklik) bahislerine şöyle bir göz atmak bile Araplardaki taassubun boyutlarını görebilmek için yeterlidir. Halifenin Kureyşten olması gerektiği iddiası da bu doğrultuda örnek olarak hatırlatılabilir.

İşte Ahmet Yesevi’nin “Fakır Name”sindeki “fakr”ının, Hikmetlerine serpiştirdiği “gönlü kırık”lara, “garipler”e, “yetimler”e özen gösterilmesi ile ilgili feryatlarının, her ne kadar “Melamet” koksa da, “imanda eşitlik” ilkesinin ışığında daha derin bir anlam kazanabileceğini düşünmekteyiz. Ahmet Yesevi’ye kulak verelim: “Sözü didar isteyen herkes için söyleyip, / Canı cana bağlayarak damarları ekleyip, / Garip, fakir, yetimlerin gönlünü avlayıp / Gönlü bütün kimselerden geçtim işte. / Nerde görsen gönlü kırık, merhem ol sen; / Öyle mazlum yolda kalsa, hemden ol sen; / Mahşer günü dergahına mahrem ol sen; / Ben-sen diyen kimselerden geçtim işte”. (Eraslan, 49).

Ahmet Yesevi ve Şiilik

Köprülü, İslam Ansiklopedisi’ndeki “Ahmed Yesevi” maddesinde Ahmet Yesevi’nin bölgedeki Şii cereyanların etkisi altında kaldığının tahmin edilebileceğinden söz eder. Divan-ı Hikmet’i bu gözle taradığımızda, onun Şiiliğin etkisinde kaldığına dair herhangi bir kanıt bulabilmek pek mümkün görünmemektedir. Hemen akla gelebilecek husus, Ahmet Yesevi’nin “Dört Halife” hakkında ne düşündüğüdür. Ahmet Yesevi, Hz. Ebu Bekir’den de, Hz. Ömer, Hz. Osman ve Hz. Ali’den de övgüyle söz ettiği gibi, hilafet sırasına özel bir vurgu da yapar. Onun Dört Halife ile ilgili olan Hikmetler’inin ilk dört dizeleri şöyledir: “Gördüğü an inanan Eba Bekr-i Sıddik’dir; / Üstün olup dayanan Eba Bekr-i Sıddik’dir. / Dertleşende ağlayan, kulluğa bel bağlayan, / İç bağrını dağlayan Eba Bekr-i Sıddik’dir”. (Eraslan, 291); “İkincisi yar olan adaletli Ömer’dir; / Mü’minlere yar olan adaletli Ömer’dir. / Bilal’a ezan okutan,şeraiti bildiren, / Din sözünü anlatan adaletli Ömer’dir” (Eraslan, 293); “Üçüncü yar olan haya sahibi Osman’dır; / Her nefeste yar olan haya sahibi Osman’dır. / Hak Resul’ün damadı, dinimizin abadı, / Bendelerin azadı haya sahibi Osman’dır” (Eraslan, 295); “Dördüncüsü yar olan Hak arslanı Ali’dir; / Hem Mirac’da yar olan Hak arslanı Ali’dir. / Dediği sözü rahmani, görsen yüzü nurani, / Kafirleri karın Hak arslanı Ali’dir”. (Eraslan, 297).

Hikmetler’de, Şiiliğin karakteristiklerinden olan “imametin nass ve tayinle olduğu, Ali’nin soyuna tahsis edildiği, imamların masum oldukları” (H. Onat, Emeviler Devri Şii Hareketleri, Ank. 1993) şeklindeki anlayış biçimlerinin tezahürlerini görmek de pek mümkün değildir. Hz. Peygamber’in uzunca anlatıldığı bir Hikmet’in sonunda Hz. Ali ile ilgili şu dizeler yer alır: “Tavsif etsem, Ali şir-i Hüda’dır; / Kılıç ile kafiri kırmaktadır. / Kafirleri kılar imana davet; / Vermekte her zaman İslam’a kuvvet. / Mü’min olanını alıp gelmekte; / Kabul kılmayanı kırıp gelmekte. / Kılıç ele alıp binende Düldül, / Kafirler kavmine düşmekte gulgul. / Elindeki silahı Zülfikar’ı, / Savaşanda uzalır kırk karı. /Ali’nin var idi onsekiz oğlu; / Onun her birisi ulu tuğlu. / Ali İslam için kanlar yutmakta; / İslam’ın tuğunu muhkem tutmakta. / Hace Ahmet garipliğe düşmüştür; / Resul evladına sözler katmıştır”. (Eraslan, 283, 285). Bu dizelerde, biraz mitolojik boyut olsa da, Ali’ye herhangi bir ilahi güç izafe edilmemektedir. Ahmet Yesevi, Hz. Ali’nin Hz. Muhammed’den sonra dördüncü halife olduğu kanaatindedir.

Aşirbek Kurbanoğlu Müminov, “Mübeyyidiyye- Yaseviyye Alakası Hakkında” başlıklı makalesinde, bir Nesebname’ye dayanarak, Keysaniyye’den Ebu Muslim taraftarlarına Maverünnehir bölgesinde Mübeyyidiler denildiğini, Ahmet Yesevi’nin atalarının da bu koldan olduklarını, Divan-ı Hikmet’te ismi geçen bazı sufilerin de Mübeyyidi olduğunu iddia etmektedir. “(Mübeyyidiyye- Yaseviyye Alakası Hakkında”, BİR Türk Dünyası İncelemeleri Dergisi, sayı 1, İst. 1994, ss.115-123). Aşirbek’in de belirttiği gibi, eğer “Mübeyyidiler’in de ideolojilerinin esasını ‘masum imam’ hakkındaki inanış oluşturuyordu” (Aşirbek, 117) ise, bu anlayış biçiminin bir şekilde Hikmetler’e yansıması gerekirdi. Üstelik, Ahmet Yesevi’nin yaşadığı bölgede Hanefilerin etkin olduğu bilinen bir husustur. Bütün bunlar Aşirbek’in “Yeseviyye Tarikatı’nın doktrini, asırlara yayıyan Türkistan Mübeyyidileri’nin doktrini ile adetlerinin devamı olmuştur” (Aşirbek, 123) şeklindeki iddialarının tartışılması gerektiğini göstermektedir.

Ahmet Yesevi’nin Hikmetler’inde geçen, “İşittiler Baba Maçin o zamanda, / Ahmed adlı bir şeyh çıkmış Türkistan’da; / Sohbet kılmış kız ile erkek orda; / Men’etmeğe Türkistan’a geldi dostlar” (Eraslan, 181) dizelerinde dikkat çekilen kadın-erkek birlikte sohbet yapıldığı ile ilgili üzerine Baba Maçin’in olayı tahkik için gelmiş olması, ancak sonunda Ahmet Yesevi’nin ermiş olduğunu anlayıp ona bağlanması, o zamanlar Türk toplumunun sosyal yapısını aksettiren ilginç bir örnek olarak alınabilir. Türk kadını, erkeği ile beraber hep hayatın içinde olmuştur. Çarpık modernite ve çarpık kentleşme ile birlikte ortaya çıkan kaç-göç gibi olayları, ne Türk geleneği ile, ne İslam ile izah etmek mümkün olabilir. Bugün bile Anadolu’nun köylerinde kadınlar hep erkeklerinin yanıbaşındadırlar; hatta çoğu zaman onlardan bir adım öndedirler.

Ahmet Yesevi’nin Tasavvuf Anlayışı ve Bektaşilik’teki Bazı Yansımaları

Ahmet Yesevi, İslam’ı ana kaynaklarından öğrenme imkanına sahip olmuştur. Kur’an, insanlar arasında tek üstünlük ölçüsünün “takva” yani Allah’a yönelik bilinçli saygı olduğunu belirtir. (Hucurat, 13). Ahkaf suresinin 13. ayetinde şöyle buyrulmaktadır: “ Doğrusu Rabbimiz Allah’tır deyip, sonra da dosdoğru gidenlere korku yoktur, onlar üzülmeyeceklerdir. İşte onlar cennetliklerdir, işlediklerine karşılık olarak içinde temelli kalacaklardır”. Tevhid insanı özgürleştirir. Kendi varlığının farkında olan özgür insan, hayatın bir sınav olduğunu kavrar; sorumluluk bilincinin geliştirerek hayatın anlamını yakalamaya ve insanlığını en iyi şekilde gerçekleştirmeye çalışır. Burada esas olan, öncelikle imandır; imanın da özünü Tevhid oluşturur. Daha sonra da amel gelir; onun da özünde “doğruluk ve dürüstlük” vardır. İnsanın “taat” için yaratıldığına dikkat çeken Ahmet Yesevi, şeriat, tarikat, marifet, hakikat olarak sistemleştirdiği tasavvuf anlayışını, bütünüyle ahlaki bir zemin üzerine inşa eder. O, Hz. Peygamber’in “ben güzel ahlakı tamamlamak için gönderildim” buyurduğunun farkındadır.

İnsan, yaratılmış varlıklar içinde kendi varlığının farkında olan tek varlıktır. Yüce Yaratıcı, insanları uyarmak için vahiy göndermiştir. Din, insan hayatına anlam kazandırabilmek için, öncelikle insana kendini tanıtmayı, bir başka ifadeyle kendi varlığının farkına var imkanı sağlamayı hedef alır. Bunun tasavvuf dilindeki adı “Kendini bilmek”tir. Ahmet Yesevi şöyle der: “Gerçek alim yastığını taştan kıldı; / Anladığı şeyi aleme dedi. / Kendini bildi ise Hak’kı bildi; / Hüda’dan korktu ve insafa geldi”. (Eraslan, 275).

“Kendini bilen Rabbini bilir” ilkesi, Ahmet Yesevi’nin Hikmetleri’nin yer yer özeleştiriye dönüşmesinde etkin olan hususlardan birisidir. Kendini bilen insan, öncelikle “kendi kadrini bilir”. “Yazık, insan kendi kadrini kendi bilmez; / Benlik kılıp iyilere değer vermez; / Hu sohbeti kurulan yere kaçıp gelmez; / O vefasız ahde ne diye vefa kılsın” (Eraslan, 143). Kendini bilmek, Allah aşkına açılan kapı gibidir. Şöyle der Ahmet Yesevi: “Altmış iki yaşta Allah ışık saldı; / Baştan ayağa gafletlerden kurtarıverdi; / Can ve gönlüm, akıl ve idrakim ‘Allah’ dedi; / Bir ve Var’ım didarını görür müyüm?” (Eraslan, 93). Bu ifadeleri, belirli bir bilinç düzeyinde Aşk yolunda aydınlanma ve arınma olarak anlamak mümkündür. Burada ilginç olan husus, insanın akıl ve duygu bütünlüğü ile, ya da insanın bütün melekeleri ile, bütün hücreleri ile “Allah” demesi, Allah hakkında üst seviyede bilinçli olmasıdır. Bu durumu, insan hayatında farklı bir düzlem, farklı bir boyut olarak yorumlamak imkan dahilinde görünmektedir. Ahmet Yesevi’yi anlamaya çalışalım: “Aşk davasını bana kılma, sahte aşık; / Aşık olsan, bağrın içinde göz kanı yok. / Muhabbetin şevki ile can vermese, / Boşa geçer ömrü onun, yalanı yok. / Aşk bağını mihnet ile göğertmesen, / Hor görülüp şom nefsini öldürmesen, / Allah deyip içine nur doldurmasan. / Vallah billah sende aşkın nişanı yok. / Hak zikrini can içinde çıkartmasan, / Üçyüz altmış damarını tepretmesen, / Dört yüz kırk dört kemiğini kül kılmasan, / Yalancıdır, Hakk’a aşık olanı yok”. (Eraslan, 111).

Türk Müslümanlığı’nın ahlak temelli yapısının ana çizgilerinin Ahmet Yesevi tarafından belirlendiğini söylemek pek yanlış olmasa gerektir. Türkler arasında yayılan mezheplere baktığımız zaman, “ahlak temelli Müslümanlık” ifadesinin ne anlama geldiğini daha kolay anlayabiliriz. Türkler arasında itikat boyutunda Haricilik, Eş’arilik; amel boyutunda Hanbelilik, Şafiilik yaygın kabul görmemiştir. Şia, her ne kadar erken dönemde Zeydi izlere rastlanılsa da Türkler arasında 16. asırda Safevilerle birlikte yayılmıştır. Bir başka ifadeyle bugünkü İran’ı ve Azerbeycan’ı zorla Şiileştiren bizim Safeviler olmuştur. Erdebil Tekkesi devlete dönüşürken, Şiilik de resmi mezhep/ideoloji olarak seçilmiş; Kızılbaş Türkler Safevilerin egemen oldukları bölgeleri, tabir yanlış değilse “zorla” Şiileştirmişlerdir. Türklerin din anlayışlarının ahlak temelli olmasında etkin olan ana sebebin Mürcie’nin “amel-iman ayrımı”nı merkeze alan yaklaşımı ve Mürcii zeminde yetişen Ebu Hanife’nin İslam’a yaklaşım tarzı olduğu kanaatindeyiz. Nitekim İmam Maturidi, Ebu Hanife’nin fikirlerini merkeze alarak Türk kafasına uygun bir Maturidilik inşa etmeye çalışmıştır. Ahmet Yesevi’nin doğrudan Maturi’nin etkisinde kalıp kalmadığını tespit edebilmek şimdilik pek mümkün görünmemektedir. Bu sebepten de onun doğrudan Ebu Hanife eksenli bir Mürcii anlayışın içinde yetiştiğini düşünmekteyiz.

Ahmet Yesevi’nin din anlayışı, iki ana kol halinde yayılma imkanı bulmuştur. Orta Asya içlerinde Nakşilik; Anadolu’da Bektaşilik. Bektaşiliğin Ahmet Yesevi ile doğrudan irtibatının olup olmadığı elbette tartışılabilir. Hacı Bektaş Veli’nin doğrudan Ahmet Yesevi’nin müridi olduğunu söylemek elbette mümkün değildir. Ancak, ister arada Lokman Perende olsun, isterse olmasın, Tasavvufi anlayışta “manen bağlılık” da kabul görmektedir. Kanaatimize göre, Ahmet Yesevi’nin Arslan Baba metaforu üzerinden Hz. Peygamber’e bağlanması da buna benzer bir örnek olarak alınabilir.

Yesevilik-Bektaşilik ilişkisinde önemli olan, Hacı Bektaşi’nin bağından öte, insanların Ahmet Yesevi’ye yönelik bir bağ tesis edip etmedikleri; onunla ilgili bir aidiyet duygusu geliştirip geliştirmedikleridir. Bunu da tespit edebileceğimiz en önemli kaynaklar Menakıbnamelerdir. Biz, sadece Abdülbaki Gölpınarlı’nın hazırladığı Menakıb-ı Hacı Bektaş Veli “Vilayetname” de ve Esat Coşan hazırladığı Makalat’da görebildiğimiz bazı tezahürlere dikkat çekmek istiyoruz.

Vilayetname’de Hacı Bektaş Veli ile Ahmet Yesevi arasındaki bağ iki ayrı yerde iki ayrı şekilde ele alınır. Birincisinde Ahmed Yesevi’nin Halifelerinden olduğu bildirilen Lokman Perende’nin Hacı Bektaş’a hocalık yaptığı belirtilmektedir. (Menakıb-ı Hacı Bektaş Veli “Vilayetname”, hz. Abdulbaki Gölpınarlı, İst. Trz. 5). İkincisinde ise, Hacı Bektaş Veli’nin Ahmet Yesevi ile birlikte olduğu, onun oğlu Kutbeddin Hayder’i Bedahşan ilinde esir tutulduğu bir mağaradan kurtardığı zikredilir. Daha sonra Ahmet Yesevi’nin doksandokuz bin halifesinin kendisinde bulunan kutsal emanetleri istedikleri, ancak Hacı Bektaş’ın darı çecinin üzerinde, bir tek darı tanesi kımıldamadan namaz kılması üzerine, emanetlerin ona verildiği ve Ahmet Yesevi’nin şöyle dediği anlatılmaktadır: “Müjde olsun ki kutb al aktablık senindir. Bi bu yokluk yurdunda çok eğlenmeyiz, ahrete gideriz. Var, seni Rum’a saldık, Sulucakaraöyük’ü sana yurt verdik. Rum abdallarına seni baş yaptık. Rum’da gerçekler, budalalar, serhoşlar çoktur, artık hiçbir yerde eğlenme hemen yürü”. Hacı Bektaş Veli, ertesi gün, gün doğarken Hace Ahmed-i Yesevi’den izin alıp yola düştü. Orada bulunan erenlerden biri, ortada yanan ateşten bir odun Rum ülkesine doğru attı, ‘Rum’daki erenler ve gerçeklerden biri, bu odunu tutsun, Türkistan erenlerinin, Rum’a er gönderdikleri, erenlere malum olsun’ dedi. O odun dut ağacıydı, Konya’da, Emir Cem Sultan’ın halifesi Hak Ahmed Sultan, dutu, Hacı Bektaş Tekkesi’nin önüne dikti. O ağaç hala durur, yukarı ucu yanıktır”. (Vilayetname, 9-17).

Vilayetname’den aktardığımız bu hususlar, halk muhayyilesinde Ahmed Yesevi ile Hacı Bektaş Veli arasında kurulan bir bağın mevcudiyetini ortaya koymaktadır. Bunun gerçek olup olmamasından çok, gerek meşruiyet için, gerekse Ahmet Yesevi’nin nüfuzundan yararlanmak için olsun, Ahmet Yesevi’nin Hikmetler’inde ruhun/ kök hücrelerin Anadolu’ya ulaşmış olması; hatta Anadolu’da yeniden üretilmiş olmasıdır.

Hacı Bektaş Veli’nin Makalatı dikkatlice okunduğunda, Ahmet Yesevi’nin fikirlerinin birtakım tezahürlerini görmek mümkündür. Mesela, Ahmet Yesevi’nin “Sünnet imiş, kafir de olsa, incitme sen; /Hüda bizardır katı yürekli gönül incitenden /Allah şahit, öyle kula hızırdır Siccin; / Bilginlerden duyup bu sözü söyledim işte” (Eraslan, 57) ifadesindeki insan sevgisinde zirveyi gösteren anlam Makalat’ta şöyle ifade edilir: “Hakikatın ilk makamı toprak olmaktır; ikinci makamı yetmiş iki milleti ayıplamamaktır” (Makalat, hz. Esat Coşan, 30). Bir başka örnek “Kendini bilen Rabbini bilir” ifadesidir. Makalat’ta bu husus şöyle ifade edelir: “..Kimesne kendüzün bilmeyince Çalap taalayı dahi bilmez” (Makalat, 54).

Öte yandan, Fakr Name ile Makalat’ı karşılaştırdığımızda, Makalat’ta Şeriat, Tarikat, Marifet ve Hakikat ile ilgili hususların büyük ölçüde Fakr Name ile örtüştüğünü görmekteyiz. Tespit edebildiğimiz kadarıyla Ahmet Yesevi, sadece temellerini attığı ahlaka dayalı İslam anlayışı ile değil, geliştirdiği Tasavvuf formu ve kültür-edebiyat alanındaki kalıcı izleri ile de Türk Tarihi’nin doğal akışında etkili olmuştur. Mesela Yunus’u okuduğumuzda, Ahmet Yesevi’nin Yunus’un diliyle yeniden dirildiği gibi bir hisse kapılmamak elde değildir.

Sonuç ve Değerlendirme

Ahmet Yesevi’nin Türklere hediye ettiği “ahlak temelli İslam” anlayışı, Türkiye’nin ve Türk Dünyasının içinde bulunduğu koşullar açısından özel bir önem ve anlam taşımaktadır. Türkiye’de, bizi bir arada tutan, yüksek güven kültürü yaratılmasında etkin olan temel ortak paydanın günden güne eridiği düşünülürse, gerek uzlaşı kültürünün yaratılmasında, gerekse dinin, laiklik ve demokrasi ile çatışma zeminine sürüklenmeden yeniden toplumu bir arada tutan temel değer ve insanın yaratıcı yeteneklerinin etkin olmasını sağlayan bir motivasyon kaynağı olarak inşa edilmesinde Ahmet Yesevi’nin bize söyleyeceği çok şeyler olacağını/ olması gerektiğini söyleyebiliriz. Ahmet Yesevi, Kur’an’ın ruhu diyebileceğimiz yüksek ahlaki değerleri Hikmetler’nin içinde eritmiştir. Onun aradan geçen asırlara rağmen, mitiolojinin zırhının içinde de olsa, dipdiri, taptaze kalmasını tesadüflerle izah etmek pek mümkün değildir.

Ahmet Yesevi’nin din anlayışının köklerini de hesaba katarak düşünecek olursak, onu, adı ne olursa olsun, herhangi bir mezhebin, meşrebin, tarikatın dar sınırlarına hapsetmenin onu anlamamanın ötesinde, ona yapılabilecek bir haksızlık olduğunu düşünebiliriz. İşin gerçeği, kendini bilmeyi, adam olmanın, Tanrı’yı bilmenin ilk adımı olarak gören, “Sünnet imiş, kafir de olsa incitme sen; / Hüda bizardır katı yürekli gönül incitenden” diyebilen bir gönül adamını, insan olmanın zirvesinde, Tanrı’ya yaklaşmış, ya da Tasavvuf dilindeki “ene’l- Hakk” sırrını keşfetmiş farklı bir dil, farklı bir akıl, farklı bir boyuttaki insan olarak değerlendirmenin dışında herhangi bir ifade yolu bulmak pek mümkün olmamaktadır. Hele hele onu, farklı bir dil olan “melamet”ten yola çıkarak “gulat” çizgiye indirgemeye çalışmak, tam anlamıyla bir kadirbilmezlik olacaktır.

Türkiye’nin sorunları, büyük ölçüde kendimizi, tarihimizi ve biz biz yapan değerleri, ne kadar doğru bilip bilmediğimizle ilgili olsa gerektir. Biz, kendi modernitemizi kendimiz yaratmak zorundayız. Bunu yapabilmenin yolu, köklerimizi, kök değerlerimizi doğru anlamak ve onları evrensel ölçekte yeniden üretmeyi başarmaktan geçmektedir. Türkler, yaşayabilmek için tarihin öznesi olmak zorundadırlar. Bunun için üst seviyede bir tarih bilgi ve bilincine ihtiyaç vardır; dinin insan aklına ve iradesine destek olmasına ihtiyaç vardır. Dine rağmen çok fazla bir şey yapılamayacağını artık anlamak gerekmektedir. Ahmet Yesevi, Hacı Bektaş Veli, Mevlana, Yunus Emre, adeta zamana karşı direnerek, gelecek inşa etme iradesine sahip yaratıcı yeteneklerin kendilerine ulaşmasını beklemektedirler. Geçmişi olmayanın geleceği de olmaz. Sağlıklı bir gelecek, geçmişin tecrübesinden yararlanılarak ve geleceği iyi okuyarak kurulabilir.

Prof. Dr. Hasan Onat

Print Friendly, PDF & Email

 benzer haberler

Yeni Bir İslam Medeniyeti İçin Maturidi ve Maturidiliğin Önemi  

Yeni Bir İslam Medeniyeti İçin Maturidi ve Maturidiliğin Önemi

Bilim, Bilimsel Yöntem ve İslam  

Bilim, Bilimsel Yöntem ve İslam

Ölülerin Egemenliğinden Kurtulmak Mümkün mü?  

Ölülerin Egemenliğinden Kurtulmak Mümkün mü?