Bu Kategoridesiniz : 07 Aralık 2017 Perşembe 18:57

Bilimsel mandacılık varsa bilim adamı yoktur

Bilimsel mandacılık varsa bilim adamı yoktur

Doç Dr Kemal Yeşilçimen


Bilim iki ayak üzerinde yükselir.

Birinci ayak; bilime harcanan paradan çok, bilimden kazanılan paradır.

Bilimin ikinci ayağı ise üretilen bilgi ve teknolojinin günlük hayata yani yaşam tarzına yansımasıdır.

Bu iki ayaktan yoksun ülkeler ilerleyemez, ayakta bile duramaz. Çünkü bilim bu iki ayak üstünde yükselir ve yararlar sağlar. Bu yararlar;sorunların çözümü, ekonomik gelişme, refah, konfor, yaşam kalitesinde artma, sağlıkta iyileşme ve insan ömrünün uzamasıdır.

Bilimin birinci ayağı için her yıl harcanan para 600 milyar dolardır. Bu harcamanın amacı, araştırmalarla üretilen bilgi ve teknolojinin trilyonlarca dolarlık ebedi gelire dönüşmesini sağlamaktır. Aspirinden uçağa, aşıdan domates tohumuna kadar binlerce teknolojik üründen elde edilen bu servet, bilim üreten ülkelere sürekli hediye edilir. Patent ve teknoloji üreten ülkeler, bu hediye ile gelişir süpergüç olur. Bilim ve teknoloji üretemeyen ülkeler ise, bilimsel masallarla uyutulan sömürgelere dönüşür.

Bilim dünyamız, ne yazık ki bu iki ayaktan yoksun

Patent ve teknolojiye dönüşen bilimsel araştırmamız var mı?

Kilitlenen sorunları çözecek bilgi ve teknolojiyi kim üretiyor ?

Milli gelirin ne kadarını bilim ve teknolojiden kazanıyoruz ?

Kendi aşı ve ilacımızı üretebiliyor muyuz ?

Kendi yaşamsal sorunlarımızı çözmeye yönelik araştırmalar yapamıyoruz.

5 yıldızlı otel ve tatil köylerinde yapılan bilimsel kongreler, bu iki bacaktan yoksun olan bilim dünyamızın ağır maluliyetine çözüm bulamıyor. Bu yüzden kötü kader yakamızı bırakmıyor. Bu yüzden her çeşit sosyal ve bedensel hastalıklardan telef oluyoruz. Bu yüzden her çeşit kriz bizim kaderimiz olmuş.

Bilimsel yayın kalitesi yönünden 1981 – 1999 yılları arasında en çok atıf alan araştırmacı sayısı: İsrail için 44, İngiltere için 350, ABD için 3572 iken ülkemiz için maalesef sadece bir kişi. Bilimsel araştırmaların teknolojiye aktarılması ve teknolojik gelişmenin doğrudan ölçüsü olan milyon kişiye düşen patent sayısı ise ülkemiz için ne yazık ki sıfır. Yeni rakamlar da farklı değil. 27 bin makale basılıyor, patent sayısı 85. Buna Zihn-i sinir projeleri de dahil. İsrail’de 4 bin civarında makale basılıyor, patent sayısı 1.500. Gelişmiş ülkelere göre alınan patent ve proje sayısı ile bilimsel araştırmaların teknolojik üretime dönüşme oranı bile bilim dünyamızın ne kadar kısır olduğunu gösteriyor.

Ülkemizin sorunlarını çözen, kötü kaderini değiştiren düşünce, bilgi, araştırma ve projeler üretemiyoruz.

Gecekondu üniversiteler diplomalı işsiz yaratmaktan başka bir işe yaramıyor. Gösterişli binalar ve dev kampüsler ise dünyanın en iyi üniversiteleri arasına girmeye yetmiyor. Düşünen ve sorgulayan yetenekli çocuklarımızı bir servet ödeyerek gönderdiğimiz şaşalı okullar, insanımızı bilimsel düşünemeyen bir topluma dönüştürüyor. Bu nasıl eğitim ki, seçmen sayısını veya depremde ölenlerin sayısını doğru saymayı bile öğretemiyor. Göl olacak bölgeye havaalanı yapanlar, bizim üniversitelerimizde yetişiyor. Bilimden nasibini alamayan bir toplumun kaderi bu.

Bilim dünyamız, keşfetmek ve üretmek yerine, ithal edilen ayfonlarla, aypedlerle gösteriş yapmayı marifet sanıyor. İthal ürünlerle caka satmak kimi zengin ediyor? Ürettiği ile değil, tükettiği ile övünenler yüzünden Apple trilyon dolara koşuyor. Üniversiteler, sarımsağın Çin’den ithalini bile sorgulamaktan aciz dünya vatandaşı yetiştiriyor. Bu yüzden her yıl 50 milyar $ hastalıklara, 60 milyar $ enerjiye, 50 milyar $ uydu teknolojiye (cep telefonu, tv, bilgisayar), 50 milyar $ taşıtlara (uçak,gemi, tank…) saçıp savuruyoruz.

Eğitim ve öğretimin önündeki en büyük engel, insanları çözüm üretemeyen robotlara dönüştüren işte bu çoktan seçmeli, ezberci dayatma. Beyinleri kilitleyen bu şifreyi nasıl çözebiliriz? Sömürge ülkelerin bile direndiği kültür emperyalizmi, küreselleşme masalıyla dil silahını kullanarak reklam, dizi ve filmlerden okullara kadar yayılarak toplumu teslim alıyor. Güzel Türkçemiz bilim dili değil mi? En gözde okullarımızda bile anlatan, dinleyen, herkes bizim vatandaşımız ama kullanılan dil tarzanca. Böyle eğitim sömürge ülkelerde bile terk edildi. Böyle bir ortamda başkalarının nasihat ve projeleriyle çağ atlamaya çalışıyoruz. Doçentlik, profesörlük gibi akademik ünvanların kazanılması bile yabancı dergi editörlerine bağımlı. Tüm sistemin baştan aşağı değişmesi gerekiyor.

Teknoloji üretemeyen, yaşamsal sorunlarımızı çözemeyen bilimsel anlayışımız ne işe yarıyor? Başkalarının ekmeğine yağ süren araştırmaların bize ne faydası var? Sadece makale yayınlamakla, atıf almakla sorunlarımız çözülmüyor. Nerede kendi sorunlarımızı çözen araştırmalar? Nerede kendimizin ürettiği teknolojiler? Nerede projeler? Nerede patentler? ABD’ de geçtiğimiz yıl 600.000 patent başvurusunun 100.000 ‘i patent alırken, bizler komik bir şekilde parmaklarımızı sayıyoruz.

Altyapısı bile olmayan üniversitelerde bilim, akıl, zaman ve para gücünü tüketmek, kopya ve palavra araştırmalarla bilim yapıyor görünmek ne işe yarıyor bilen var mı? Bu aldatmaca sonucu, sarımsağı bile Çin’den ithal eder hale geldik. ‘Ulusal Araştırma Merkezi’ gibi bir bilim kurumunda kıt kaynakları toplamak, aşıdan depreme kadar ülkenin önemli sorunlarını çözecek araştırmalara yönelmek kimsenin aklına gelmiyor. Bu temel sorunu akıl etmek kimin görevi?

Kurulan bu sistemde nitelikli işleri isteseniz de yapamazsınız. Örneğin aşı ve ilaç. Sadece ambalaj size ait olabilir. Kendiniz bir molekül keşfedebilir misiniz? Bunun için milyarlarca dolar tutan araştırma merkezlerini kurmak için gerekli parayı size kim verir ve niye versin? Zaten sizin bilim dünyanız ve üniversiteleriniz bilim ve teknolojik yönden kastre edilmiş ve küresel sisteme harem ağası gibi bağlanmıştır. Harem ağası yapmanın tekniği ise basittir. ‘Herkes bilim ve araştırma yapacak’ diyen cahillerle kıt kaynakları tüketmek yeterlidir. Akıl oyunu böyle oynanıyor. Herkes güya araştırma yapıyor da hangi sorunumuz çözülüyor ve kaç para kazanıyoruz bilen var mı? Halbuki, kıt kaynaklarımızı, kurulacak ‘Bilim ve Teknoloji Merkezi’nde hayati konularda üretim için kullanmak gerekmez mi?

BİLİM VE TEKNOLOJİDE VESAYET

Teknoloji üretemeyen ve bunu ithal etmekle övünen ülkeler, bilim ve teknoloji pazarı olduğunu ne zaman idrak edecekler? Gözlükten kol saatine, telefondan bilgisayara teknoloji çöplüğü oluyoruz. Bunları almak için verecek neyimiz kaldı? Zihinsel ve bilimsel işgal işte budur!Çağımızda bilgiyi üreten, bu bilgiyi uygulayan ve pazarlayan kazanıyor. Bilim ve teknoloji üretiminde nal toplarken, başkalarından aşırdığımız bilgiden ne ölçüde yararlanabiliyoruz? Çevre kirliliğinden trafiğe, sel baskınlarından depreme, ekonomiden sağlığa kötü kaderimiz değişiyor mu?

Bilim ve Teknoloji merkezi, Araştırma merkezi gibi tabelaları binalara asmakla sorunlar çözülmüyor. Eğer çözülseydi, bu merkezler yağmur yağdığında seller altında kalmazdı. Göl olan bölgeye havaalanı yapmazdık. Bunu yapanlar nerede yetişiyor? Nerede ahkam kesen aydınlarımız ve bilim adamlarımız? Demek ki bilim ve teknolojiden nasibimizi alamamışız. Bütün bunları yapacak olan beyin işlevini yapamazsa vücut hasta olur. Bedensel, ruhsal, sosyal, ekonomik… tüm hastalıkların sebebi bu.

Bilimsel mandacılık;

kendi yaşamsal sorunlarımızın çözümünü dışarıdan beklemektir. Marmara denizi fay hatlarını incelemek üzere sismik araştırma yapacak 40 milyon dolarlık bir gemi için, dünyanın 18. ekonomik gücü olan ülkemizin yabancılara avuç açması, birbiriyle didişen bilim dünyamızın iflas ettiğinin belgesi değil mi? Soykırım yasası çıkaranlar bizi depremden koruyacak(!) aklımızı mı yitirdik? Deprem silahının konuşulduğu bir dünyada fay hatları dâhil gizli neyimiz kaldı? Geçirdiğimiz depremin derecesini bile başkalarının ağzına bakıp düzeltiyoruz. Bilimsel ve teknolojik vesayet altındaki ülkeler, yaşamsal sorunlar karşısında çözüm üretemez, ne yapacağını şaşırır, başkasının ağzına bakarak kopya çekmeye çalışır. Bilimsel ve zihinsel işgalin kafamıza geçirdiği esas çuval, felaketler karşısında bocalama ve çaresiz kalmadır.

Yaşamsal sorunlarımız çözüm beklerken, başkalarının güdümündeki araştırmalarla oyalanmamız, sürüngenliğin ve bağımlılığın asıl nedeni. Medya ise yabancı ülkelerde yaşayan Türklerin başarıları ile toplumu uyutuyor. Başka ülkelerde, başkaları adına kazanılan başarılar ne sorunlarımızı çözüyor, ne de kötü kaderimizi değiştiriyor. Bilincimize kazınan ‘onlar olmadan yapamayız’ anlayışı, bilimsel işgal ve sömürüyü gizlerken bilimsel mandacılığı teşvik ediyor. Aşağılık kompleksi beynimizi esir alıyor. Zihinsel ve bilimsel işgal işte budur!

Sorun özgürlük sorunu, çözüm ise bilim ve akıl oyunu

Marmara gibi insandan yoğun bir bölgeye Avrupa’nın en kirli sanayisi kaydırılır ve bir çevre felaketi yaşanırken sessiz ve çaresiz kalıyoruz. Avrupa’dan ülkemize kaydırılan kirli sanayiyi gelişme zannediyoruz. Mazot bile olmayacak yanmış yağlar, yemeklerde kullanılır veya denizlerimize dökülürken seyrediyoruz. Deniz analarından denize giremediğimiz zaman aklımız başımıza geliyor ama sebepleri göremiyoruz. Çin’de çevre kirlenmesine bağlı ölümler birinci sıraya yükseldi bilen var mı?

Genetik yapısı değiştirilmiş gıdaları AB ülkeleri yasaklarken bizler ne yediğimizi bilmiyoruz. GDO’lu gıdalardan hem şikayet eden hem de afiyetle yiyen başka ülke var mı? Sonuçta ne mi oluyor? Kısırlık nedeniyle tüp bebek merkezleri moda olurken, artan sağlık harcamalarına rağmen hastalıklar azalmıyor tersine hızla artıyor, hasta toplum oluyoruz. Nerede ahkam kesen aydınlarımız ve bilim adamlarımız?

İnsanlar bu dünyanın sorunları altında ezilirken, toplum öbür dünyanın ayrıntıları ve televoleyle oyalanıyor, uyutuluyor. Küresel sistem, teravih namazı var mı yok mu, melekler kaç kanatlı, ahirette kaç tane huri gibi konularla bizleri meşgul ederken uçaktan aşıya, cep telefonundan bilgisayara ben size gönderirim, kafa yormayın siz öbür dünyayı kurtarın, sürekli öbür tarafı tartışın diyor. Öbür dünyayı tartışmaktan, bu dünyanın sorunlarını çözecek bilim ve teknolojiye zaman kalıyor mu? ‘Bilim Çin’de bile olsa gidip alınız’ emrini niye tartışmıyoruz?

Dün Hintlilere logaritma cetvellerini ezberleterek beyinleri körelten anlayışın bugünkü yöntemi çok farklı. Doğal kaynaklara sahip İslam aleminin üretimi bir İtalya kadar değil. Adamlar, bizi otla çöple, alternatif masallarla meşgul ederken 400.000 euro’luk yapay kalp cihazlarını, 50.000 dolarlık kalp kapaklarını, 20.000 dolarlık kalp pillerini bize satarak köşe oluyorlar. Akıl oyunu böyle oynanıyor.

Beyin hücreleri ne kadar yetenekli olursa olsun beyin değildir. Beyin; sorunları idrak eden, araştıran, çözen ve yöneten akıldır. Beynimizi üstün kılan, vücudun mükemmel çalışmasını sağlayan beyin hücrelerinin arasındaki network yani iletişim ağıdır. Öncelikle yapılması gereken iş, nitelikli beyin hücrelerinden bu anlamda bir beyin oluşturmaktır. İkinci aşamada yapılacak operasyon ise bu özelliklere sahip beyin naklidir. Bunun anlamı, Ulusal Araştırma Merkezi, Milli Sağlık Akademisi, Bilim ve Teknoloji Merkezi gibi ağların kurulmasıdır.

Üniversiteler, düşünce kuruluşları ve strateji merkezleri hangi sorunları çözen ulusal bilgi üretiyor, bunları kim nasıl uyguluyor? Sonuç ne? Bu yeterli mi? Kötü kaderimiz değişiyor mu? Eksik olan nedir? Başkalarının çıkarlarına hizmet eden reklam ve pazarlama yerine, kendi yaşamsal sorunlarımızı çözmeye yönelik bilimsel araştırmalar ve kongreler yapmayı ne zaman akıl edeceğiz? Bilimsel yozlaşma ile teknolojik, ekonomik ve kültürel işgalin yol açtığı yaşamsal sorunlara çözüm arayan ‘Ulusal Bilim Kongreleri’ ne zaman ve kimin tarafından düzenlenecek? Kongreler yabancı beyinlerin pazarı ve gösteri merkezi olmaktan ne zaman kurtulacak?

Üniversiteler, bilim ve düşünce kuruluşları, ulusal sorunları çözmeye yarayacak bilginin üretildiği ve akıl eden, planlayan, yöneten derin aklın oluştuğu ulusal bir beyine dönüşmelidir. Yaşamsal sorunlar karşısında dağıtılan ve işlevsiz bırakılan akıl ve bilim gücümüzü, sağlam bir kafatası içinde toplayarak ulusal bir beyin olmalı yani aklımızı başımıza almalıyız. Bu beyin naklini başarmadan kendi geleceğimizi kendimiz tayin edemeyiz.

300 yıldır iç çekişmelerle her şeyini tüketen bir toplumun kötü kaderi değişmiyor. Çünkü güçlü olmanın, dünyada söz sahibi olmanın, sömürge olmamanın bir tek yolu var; bilim ve teknoloji üretmek.‘Bilim ve Teknoloji Merkezi’ kurmak için hemen kolları sıvayıp kamuoyu yaratmalıyız. zaman kaybetmeden üniversiteleri ve milli eğitimi, bilim ve teknoloji üretimine entegre olacak şekilde baştan aşağı değiştirelim.

Öncelikle yerli araba ve öğrencilere dağıtacağımız tablet bilgisayarları bizzat üreterek işe başlayalım. Gereksiz tartışmalara son verip bu hedefe ulaşmak için çalışalım. Başka türlü uçamayız. Sizin pazar olmaktan çıkıp pazarlar bulmanız için, güçlü ülke olmanız gerekir. Güç, narsizmle olmaz, narsizm hastalıktır. Güç, bilim ve teknoloji üretmekle olur. Bu ise çok güçlü milli irade ister. Bunları halka anlatırsanız ve halkta bu hedefe kitlenirse milli irade olur.

YÖK sistemi, acilen ‘Milli Araştırma Merkezi’, ‘Milli Sağlık Akademisi’ ve Bilim – Teknoloji Merkezi’ kurulmasını organize edecek şekle dönüşmeli, tüm eğitim ve öğrenim kurumları bu merkezin hedeflerine uygun olarak düzenlenmeli ve çalışmalıdır.Bu devrimi yapmamız halinde, Türkiye kısa sürede dünya devi olacaktır.Aksi halde milyarlık bütçeleri, bu amaçtan yoksun üniversitelere harcamak, bilim ve teknolojide kastrasyon anlamına gelir.

Milli sanayi ile bilim dünyamızı buluşturan bu merkezlerin kurulması, her türlü dış baskıdan korunması ve bağımsız olarak çalışması elbette devlet eliyle olacaktır. Bağımlı ülkelerin bunu başarması zordur. Temel sorun burada yatmaktadır. Baskılara karşı çıkan ülkelerin karşılaştığı güçlükleri ise görüyoruz. Bilim ve Teknoloji savaşlarının acımasız şekilde sürdüğü çağımızda, nadide bilim adamlarımızın can güvenliğini bile sağlamaktan aciz durumdayız. Kapalı sistem Bilim ve Teknoloji Merkezleri olmadan bu güvenliği sağlamak mümkün değil.

Çağımızda bilim ve teknoloji ürettiğiniz kadar özgür ve bağımsızsınız. Yoksa boynu bükük zavallı olursunuz. Daha önce söylenmiş bir sözü değiştirerek konuyu özetleyelim : Bilim ve teknoloji, bir kuşun iki kanadı gibidir. Bu iki kanadı kullanabilen ülkeler uçar ve özgür olur. Uçamayan ülkeler ise tavuk olur, başkasının eline bakar. Tavuk ülkeler, önüne atılan yemi yerken yumurtalarının alındığını farketmez, sömürge olur. Tek kanat ise uçmaya yetmez.

Bilim ve teknolojide devrim için ya acı gerçeklerle yüzleşeceğiz, ya da tatlı yalanlarla sömürge ve tüketim toplumu olacağız. Ya enerji, aşı, cep telefonu… gibi cari açığı artıran on konuda bizi dünya devi yapacak ‘Bilim ve Teknoloji Merkezi’ kuracağız, ya da futbol, televole, UFO’lar, melekler kaç kanatlı gibi geyiklerle toplumu uyutmaya devam edeceğiz. Ya tavuk ülke olup altımızdan alınan yumurtalardan habersiz başkaları için çalışacağız, ya da bilim ve teknoloji kanadını çırparak özgür ve bağımsız olacağız. Hangisini seçelim? Ya ‘bilim nerde olsa gidiniz’ emrine uyacağız ya da bizi tatlı yalanlarla ve tüketimle aldatan küresel şeytana…

Özgür ve bilimsel düşünmeyi yok eden ezberci ve teste dayalı sistem yerine, ilaçtan aşıya, enerjiden milli güvenlik ve uzay teknolojisine… temel sorun ve ihtiyaçlarımıza yönelik Bilim ve Teknoloji seferberliği hemen başlatılmalıdır.

Kaynak:gidahareketi.org

Print Friendly, PDF & Email

 benzer haberler

Nobel ödüllü Prof. Dr. Sancar: Türk dünyası benim için bir kuvvet kaynağı  

Nobel ödüllü Prof. Dr. Sancar: Türk dünyası benim için bir kuvvet kaynağı

Vehhâbîlik Hareketi Ve Türkiye Üzerine Planları-Doç. Dr. Ali Duman  

Vehhâbîlik Hareketi Ve Türkiye Üzerine Planları-Doç. Dr. Ali Duman

Radikal akımlar en çok Türklere düşman-Prof. Dr. Ramazan Biçer  

Radikal akımlar en çok Türklere düşman-Prof. Dr. Ramazan Biçer