Bu Kategoridesiniz : / / 26 Ocak 2020 Pazar 22:32

İLAHİYATLARA YÖNELİK YENİ OYUNLAR

İLAHİYATÇILARA VE YÖNETİCİLERE ÇAĞRI

Prof. Dr. İbrahim Maraş

1. İlahiyat Nedir?

İlahiyat, kelimesi; gerçek felsefe, ilk felsefe (el-felsefetü’l-ûlâ), el-Hikme, metafizik, el-ilmü’l-İlâhî, el-İlmü’r-Reis, İlmü Mâ Ba’de’t-Tabîiyyât gibi isimlerle aynı manada kullanılan teknik bir tabirdir. İçerik olarak bazen teoloji/kelam ile karıştırılsa ve karşılansa da bu doğru değildir. Teoloji veya kelam aslında İlahiyat veya Metafizik’in konusu değil gayesidir. Çünkü İlahiyat kelimesi, teoloji ve kelamın dar anlamının çok ötesinde oldukça geniş bir anlam içeriğine ve konu zenginliğine sahiptir. Yani İlahiyat, varlık olması bakımından varlıkla ilgilenmekte ve bu yönüyle bütün ilimlerin ilkelerini oluşturan geniş bir alanı kapsamaktadır. Dolayısıyla İslam düşünürleri; felsefe ve hikmeti İlahiyat ile aynı görmüşler ve her türlü ilmî çabayı kutsamışlardır. İlahiyat, tarih boyu da İslam düşünürlerince, çoğunlukla, bu geniş manada kullanılmış ve bu akılcı bakış açısıyla kısa zamanda büyük bir İslam medeniyeti kurulmuştur.

İlahiyat kelimesini sadece İslam filozofları değil, sufiler de aynı geniş anlamda kullanmışlardır. Gazali sonrası dönemde siyasal ve sosyal sebeplerle ilim anlayışında bir daralma yaşanmıştır. Her ne kadar bu dönemde kelam kitapları felsefîleşmiş olsa da, İlahiyat kavramının anlamındaki genişlik yavaş yavaş kaybolmuş ve adeta bu durum, İslam filozoflarının şikâyet ettiği, “İlahiyat’ın kelama indirgenmesi”ne ve böylece ilmin belirli sınırlara hapsedilmesine yol açmıştır. Sonuçta ilim, sadece dini ilimler adıyla tefsir, hadis, fıkıh, tasavvuf ve kelam gibi alanlara sıkıştırılmıştır.

Serbest bir aklî soruşturmadan, denetleyici bir yaklaşıma evrilen İslam düşüncesinde, felsefî ilimler (bunun içerisinde fen bilimleri de) her geçen yıl zayıflamıştır. Fuat Sezgin’in de ifade ettiği gibi, Batı medeniyetinin fikir babası olan Müslümanların 16. asırdan günümüze kadar ilmi bakış açısı bozulmuş ve hep geriye doğru gitmiştir. Bu geriye gidişte Müslümanların skolastik ilim anlayışlarının etkisi büyüktür. Bu skolastik zihniyetin farkına varan Osmanlı yöneticileri, medrese sisteminin yenilenmesi gerektiğini anlamışlar, medreseleri ıslaha gayret etmişler ve sonuçta 1850’lerden itibaren ıslahın mümkün olmadığını anlayarak bu sistemin mükemmel halini bizden alarak geliştiren modern Batı üniversitelerini örnek almaktan başka çare olmadığını görmüşlerdir.

Bu noktada İlahiyat içeriğiyle ilk fakülteyi kuran II. Abdülhamit olmuş ama bu girişim medreselilerin çabasıyla kısa sürmüştür. II. Abdülhamit’in bugünkü İlahiyat içeriğine çok yakın modern anlamda bir fakülte kurması, skolastik medreseye karşı atılmış en önemli adımdır. Türkiye’de Osmanlı son dönemlerinden itibaren eğitimde bir ikilik (modern üniversite ve skolastik medrese) patlak vermiş ve mektepli-medreseli kavgası baş göstermiştir. Nihayet 1949’da açılan Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi, Türkiye’de önemli bir görev yapmışsa da, kısa bir süre sonra açılmaya başlanan Yüksek İslam Enstitüleri, adeta medrese zihniyetiyle İlahiyat’ın karşısına tekrar dikilmiş ve kendisini dinin sahibi gibi görmüştür.

12 Eylül 1980 sonrasında Ankara İlahiyat’ın çabalarıyla Türkiye’de din eğitimi zorunlu yapılmış ve bunun için Enstitüler de İlahiyat Fakültelerine çevrilmiştir. 2000’li yılların başlarına kadar 30’a yakın İlahiyat söz konusu iken ve belirli bir ilmi zihniyet oturmaya başlamışken, kısa zamanda İlahiyatların sayısı aşırı derecede artırılmış ve bu da niteliği olumsuz etkilemiştir.

Buraya kadar yaptığımız izahlardan anlaşılmaktadır ki, İlahiyat adının fakültelerde kullanılması, bilimsel bakış açısının zenginleştirilmesi, felsefi ve pedagojik ilimlerin okutulması açısından önemlidir ve tarihsel bir kökü vardır. Günümüzde Batı’daki Teoloji Fakültelerinin karşılığı bile hiçbir şekilde İlahiyat Fakültesi değildir. Çünkü buralarda Hristiyan İlahiyatı okutulmakta ve aklî delil merkezli değil, dogmatik din merkezli eğitim yapılmaktadır. Hâlbuki İslam dini, tarihte pek çok Batılı düşünürün de kabul ettiği gibi; bilime, akla asla karşı çıkmamıştır. Karşı çıkanlar hep belirli dogmatik gruplar olmuştur.

İlk ilmi çabaların ortaya çıkmasından itibaren akıl-vahiy ve din-felsefe arasında bir zıtlık görülmemiş, sadece bazı gruplar buna karşı çıkmıştır. Ama maalesef uzun asırlardan bu yana giderek skolastik eğitime yönelen Türkiye’de, Osmanlı döneminden bu yana, yapılan bazı hatalı modernleşme faaliyetlerinin de etkisiyle, skolastik zihniyet giderek güçlenmiş ve böylece üçyüz yıllık yenileşme çabaları, adeta, tekrar üçyüz yıl öncesine dönme gayretlerine dönüştürülmüştür. Emperyalist ve sömürgeci güçler de İslam dünyasında bu türden selefi/bedevî ve skolastik zihniyetleri hem el altından hem de açıktan desteklemektedir.

 

2. Neden İlahiyat’a Düşmanlar?

Türkiye’de son yıllarda İlahiyatlara yönelik bazı müdahaleler gerçekleşmekte ve İlahiyatlar medreseleştirilmeye gayret edilmektedir. Osmanlı döneminde yenileşmeye karşı direnen skolastik zihniyetin günümüzdeki görüntüsü olan çabalar halen adım adım devam etmektedir. YÖK tarafından hiçbir fakültenin müfredatı yapılmazken, 2013’ten itibaren, İlahiyatlarda müfredat değişikliğine kalkışılmıştır. Bu değişiklikle; her biri müstakil Anabilim dalı olan Dinler Tarihi, Din Psikolojisi, Din Sosyolojisi, Din Eğitimi, Din Felsefesi gibi derslerin “Din Bilimleri Anabilim Dalı” altında, kredileri de azaltılarak, “Bilim Dalı”na dönüştüğü, Kelam ve İslam Mezhepleri Tarihi Anabilim Dallarının birleştirildiği görülmüştür. “İslami İlimler Fakültesi” şeklindeki isim değişikliği teşebbüsleri ile başlayan ve felsefe, sosyoloji ve psikoloji gibi dersleri budama çabası ile ortaya çıkan bu sürece, gösterilen yoğun tepkiyle son verilmiş gibi gözükse ve YÖK’ün bu projeden vazgeçtiği belirtilse de, gerçekte geri adım atılmamıştır. Sürecin işletilmesi farklılaştırılmıştır.

İlahiyat Fakültelerinin sayılarının kısa sürede üç katına çıkarılması, yeni kurulan fakültelerin medreselerle tanışma adı altında medreseleştirilmeye çalışılması, önemli bir kısmının dini grupların hâkimiyet mücadelesi yaptığı yerler haline gelmesi ve buralarda kontrolsüz bir şekilde, Arapça dil öğretimi alanı dışında; tefsir, hadis, fıkıh gibi alanlarda çok sayıda Arap dünyasından niteliksiz hocanın görevlendirilmesi hep bu sürecin devamıdır.

Yeni kurulan fakülteler, daha çok İslami İlimler Fakültesi olarak kurulmuştur, arada İlahiyat ismiyle açılanlar da zorla ve baskıyla isim değiştirmeye zorlanmıştır. Tabii ki bu değişiklikler sessizce daha önceki müfredat değişikliklerini de yavaş yavaş beraberinde getirmektedir. Bu durum bugüne kadar devam etmiştir ve hâlâ da devam etmektedir. Hatta öyle ki, son zamanlarda bazı fakültelerin kendi iç kararları ve Üniversitelerin senato kararlarıyla “İlahiyat” ismini almak veya devam ettirmek istedikleri bildirilse de, asla buna izin verilmemiştir.

İlahiyat Ön Lisans ve Lisans Tamamlama şeklinde iyi niyetle ve sadece Diyanet personelinin eğitim düzeyinin artırılması amacıyla kurulan birimler de, maalesef, hukuki açıklardan faydalanılarak, tersyüz edilmeye çalışılmış ve çeşitli dini grupların örgün eğitim görmeden alacakları bir İlahiyat Fakültesi diplomasına kavuşmaları ve devlet kademelerini ele geçirmeleri için bir fırsata dönüştürülmüştür. Önce İLİTAM’ların sayısı artırılmış, sonra sınavsız geçişleriyle ilgili çabalara girilmiştir. Nihayet yakın zamanda Açık Öğretim İlahiyat Fakülteleri açılması gibi bir yol bile denenmiştir. Bu konudaki duyarlı çabalarla söz konusu girişimler sonuçsuz kaldıysa da aslında bu çabalar hiç durmamıştır.

Artık bu yıl YÖK tamamen isim birliğine gidilmesini kararlaştırmıştır. Ne hikmetse bu isim de, skolastik medreseye dönüş anlamına gelen ve felsefî, aklî derslerin budanması ve ortadan kaldırılması demek olan “İslami İlimler Fakültesi” ismi olmuştur. Bu çerçevede Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’ne bile ismini değiştirmek isteyip istemediği sorulmuştur. Olay, tamamen tilkinin kırk hikâyesi var kırkı da tavuk üzerineymiş misali, İlahiyatları medreseleştirmek üzerine kurgulanmış durumdadır. Böyle giderse Türkiye’deki İlahiyat Fakültelerinde yer alan felsefe, sosyoloji ve psikoloji gibi derslerin ileri vadede tamamen ortadan kaldırılacağını şimdiden söyleyebiliriz. İstenen zihniyet, sadece ve sadece dogmatizm ve selefi dindarlık doğuracak bir zihniyettir.

İslam dünyasının her açıdan tek umudu olan Batı’ya ve ilme açık olan Türkiye, en stratejik alan olan dini eğitimde model olmaktan yavaş yavaş çıkarılmakta ve dar bir “dini zihniyet”e doğru götürülmektedir. Bunlar bir taraftan yapılırken, diğer taraftan da, devamlı olarak, İlahiyatların modernist yetiştirdiği, iyi eğitim vermediği medya vasıtasıyla konuşulmak suretiyle büyük bir algı operasyonu gerçekleştirilmektedir. İlahiyatlara karşı dini gruplar üzerinden, bilinçli bir şekilde, adeta yekpâre büyük bir güç odağı propagandası oluşturulmuştur.

Sonuç olarak, bugün medreseyi diriltmeye kalkanlar Türkiye’yi; dogmatizme, selefi bir bedeviliğe ve Suud veya İran tipi bir dini eğitime ve yine aynı tipte bir şeriate götürmeye çalışmaktadırlar. Çünkü medrese, Osmanlı son dönemlerinden bu yana artık eskinin, değişim karşıtlığının ve skolastik anlayışın temsilcisi olarak görülmüş ve üniversite tercih edilmiştir. Bu, sıradan bir tercih değil, bir beka sorunudur. Türk ve İslam dünyasının geleceğini kimse karartamaz. İslami İlimler tabiri kökten yanlıştır ve tarihte bu yüzden hiç kullanılmamıştır. Çünkü ilmin İslamisi veya İslami olmayanı olmaz. Düşünce tarihine baktığımızda bizi geriletenin bu zihniyet olduğu açıkça görülecektir.

Hakikat, bütün insanlığın ortak malıdır. Yöneticilerimize ve bütün İlahiyatçılara, yaklaşan tehlikenin farkına varmaları ve bu konuda ellerini vicdanlarına koyup bir şeyler yapmak gerekliliğini anlamaları için çağrıda bulunuyorum. Türk yüzyılına girmeye çalıştığımız bu günlerde birileri bizim ayaklarımızı bağlıyor ve bataklığa sürüklüyor. Uyanın ve ses verin!

Kaynak: Kafkassam

 benzer haberler

FELSEFEYİ ANADOLU’DA YENİDEN YURTLANDIRMAK  

FELSEFEYİ ANADOLU’DA YENİDEN YURTLANDIRMAK

ALİYA İZETBEGOVİÇ’İN İSLÂMİ RÖNESANS, DİN İSTİSMARI VE TÜRKİYE TASAVVURU  

ALİYA İZETBEGOVİÇ’İN İSLÂMİ RÖNESANS, DİN İSTİSMARI VE TÜRKİYE TASAVVURU

Ahmet Yesevi ve Nurettin Topçu’nun Din Ve Dindarlık Tasavvurlarının Mukayeseli İncelenmesi – Mevlüt Uyanık  

Ahmet Yesevi ve Nurettin Topçu’nun Din Ve Dindarlık Tasavvurlarının Mukayeseli İncelenmesi – Mevlüt Uyanık