Bu Kategoridesiniz : / 01 Ocak 2015 Perşembe 23:26

Neden Yeni Bir Türk İslam Medeniyeti Oluşturamıyoruz ?

NEDEN YENİ BİR TÜRK-İSLAM MEDENİYETİ OLUŞTURAMIYORUZ?

Ey Rabbimiz! Bize bu dünyada da iyilik ver, ahiret te ve bizi ateşin azabından koru. (Bakara suresi 201.)

19.yüzyılın sonu ile 20.yüzyılın başlarında Türk ve İslam dünyasının önderleri İsmail Gaspıralı, Alibey Hüseyinzade ve Ziya Gökalp başta olmak üzere, büyüklerimizin çabalarıyla önemli bir sonuca ulaşıldı ve bir vizyon belirlendi. Bu vizyon Azerbaycan’ın bayrağında Türkleşmeyi, İslamlaşmayı ve Muasırlaşmayı (Çağdaşlaşmayı) temsil eden üç renkle özlü bir biçimde ifade edildi. Mavi, yeşil ve kırmızıyı belli oranlarda karıştırarak insanoğlunun görebildiği tüm renkleri elde etmek mümkündür. Bu üç rengin eşit oranda alınması Nur’u temsil eden Beyaz rengi verir. Muasırlaşma Avrupalılaşma değildir: örneğin, 16.yüzyılda Muasırlaşma dünya açısından Osmanlılaşmaktı. Çünkü o dönemin en ileri düzeyde olan devleti Osmanlı İmparatorluğu idi.

Muasırlaşma sadece demokratikleşme de değildir: bilim ve teknoloji demokrasiden önce gelir. Türkleşme, İslamlaşma ve Muasırlaşmayla birlikte yürütülmelidir; eğer üçü birlikte yürütülmezse herhangi bir ilerleme sağlanamaz. Burada bir şeyi iyi anlamamız gerekiyor. İslamlaşma sadece örtünmek değildir, Kuran’da örtünme ile ilgili 2 ayet varken, ilim-irfanı (ve bunun ayrılmaz parçası olan bilim ve teknolojiyi) arayıp bulmamızı emreden 600’den fazla ayet vardır. Bunlar hiç konuşulmuyor. Nasıl bir İslamlaşmaktır bu? Türkleşmeye gelince: Türk tarihi sadece fetihlerden oluşmuyor. Bilim, teknoloji, sanat alanlarında dünya medeniyetine istisnai katkılarda bulunmuşuzdur. Sürekli olarak eski fetihlerden bahis edilip ve sürekli atalarının yaptıklarıyla övünen ama 400-500 yıldır, ne bilimde, sanat’ta, mimaride ve diğer insanlığın ortak alanlarında bu milletin ürettiği bir şey yoktur. Yahudi ruhbanlığından bize geçen, kendini seçilmiş bir millet olarak görüp hiçbir değer üretemediği halde başka milletleri her alanda küçümsemek toplumsal bir ruh hastalığı değildir de nedir? Ortada övünmesi gereken bir topluluk varsa oda bunları gerçekleştirmiş olan atalarımızdır. Mirasyedi olarak muhteşem bir medeniyetin üzerinde oturup halen daha hangi medeniyetin ve insani kavramların ne olduğunu idrak edememiş toplum, başka milletlere efendi değil onlara köle olur. Yüzyıllardan beri bilim, sanat üretemeyen İslam toplumu bugün sürekli küçümsediği batı medeniyetinin zulmü altında inlemektedir.

Dünyanın en çok doğal kaynak rezervlerine ve doğal güzelliklerine sahip olmasına rağmen neden İslam ülkelerinde insanlar yüksek hayat standartlarına sahip değiller? Neden dünyada en çok yolsuzluk, çocuk ölümleri, rüşvet, çevre kirliliği, sağlık problemleri, ve en dünyada kısa ömür oranı İslam alemindedir?

Özellikle Türkiye’de son 15 yıldır etkisini gösteren toplumsal cinnet derecesinde ahlak problemi oluşmuştur. Her konuşmasını dine ve geçmişteki atalarının yaptıkları ile övünen Türk milleti neden bu haldedir? Bakara suresi 201. ayeti bütün Müslümanların her gün namazlarında okudukları Rabbena duasıdır. Ayetten açık anlaşılıyor ki: İman etmiş bir insan yüce Tanrı’dan hem dünyada hem de ahirette güzellikler ister. Güzellik istemek için, güzellikler için uğraşılması yolunda bulunulması gerekliliğinden bahis edilmesine gerek yoktur.

“Sizi yeryüzünde yaratıp, orayı imar etmenizi dileyen Allah’tır. (Hud suresi 11/61)

Yeryüzünü her konuda cennete çevirmek için uğraşmayanların hesap gününden sonra cennet beklemesi beyhudedir.

Hem dünyada hem de ahirette cennette yer almanın yolu ise doğrudan doğruya ilim ve irfandan geçer. Bu yoldan gidilmediği takdirde her iki dünyada ıstıraplar İslam alemini saracaktır. Ve sarmış durumdadır.

Bu konu sadece ahirette cennete girme olarak adlandırılmamalıdır. Yıllardır cehaletten ve eğitimsizlikten kaynaklanan terör sorunu, gençlerimizin işsiz olması, insan ve insanın ürettiği değerlere kıymet verilmemesi de bütün bu kapsamlara girmektedir. Bu konuları doğrudan Kur’an’dan ilham alarak muhteşem bir medeniyetin temellerini atan Orta Asya Türk-İslam alimlerinden Farabi güneş ülkesi olarak adlandırdığı eserinde: Her kim bu şekilde ilim, sanat, medeniyet ve mutluluğun bulunduğu bir şehir bulursa orada yaşasın. Çünkü orası gerçekten bir İslam şehridir demektedir. Maddenin atomlardan oluştuğu ve parçalanması halinde büyük bir enerji vereceğini, madde ile enerjinin birbirine dönüşebileceğinden ilk bahseden El-Kindi yüzyıllarca kafir olarak itham edilmiştir. Tarihte sahtekarların ve cahillerin oluşturduğu sahte tarikat silsilesinin yerine doğrudan tarihimizde yer alan Farabi, İbni Sina, İbni Rüşd , El-Kindi gibi alimlerin çizmiş olduğu yol takip edilseydi şuan batı medeniyetinin binlerce fersah ötesinde olan bir medeniyet kurmuştuk. Ama insanları kolay yoldan cennete gönderdiklerini iddia eden ve halen devam eden bu zihniyet insanların eline Çin malı zikirmatik tutuşturanlar, bu bilgeleri dinsiz ve kafir olmakla suçlamıştır. Aklın önünü tamamen kapatarak Eşyanın tabiatı yoktur. Yakmak ateşin tabiatından değildir, Tabiat olaylarının incelenmesi Allah’ı kızdırır diyen Eşari zihniyeti ilmin ve bilimin önünü tamamen tıkamıştır. Maturidi çizgisinde iken muhteşem bir medeniyet kuran Endülüs İslam devleti daha sonraları Hanbeli-Eşari çizgisine girmesinden sonra dünyaya ilim ve medeniyet saçan Endülüs medeniyeti çok geçmeden yıkılmıştır. Bu zararlı fikirler ne yazık ki halen Suudi Arabistan ve vehhabiler tarafından dünyaya yayılmaya çalışılmaktadır. Suudi Arabistan şeyhülislamının ikinci baskısını yaptığı ve kendi okullarında okuttukları fetva kitabında: Dünya düzdür. Ehli sünnete göre dünya dönüyor diyen kafirdir. Malı, canı, namusu helaldir fetvası hala Suudi Arabistan’da geçerli bir görüştür.

“Allah, kendisinden başka Tanrı olmadığına tanıklık etmiştir. Meleklerle ilim sahipleri de adalet ölçüsüne sarılarak tanıklık etmişlerdir ki, o Azîz ve Hakîm olandan başka hiçbir ilah yoktur.” (Âli imran, 18)

Kur’an, imana kötülük ve olumsuzluk izafe ettiği halde bilime asla izafe etmez.

Bunun nedeni, imanda öznelliğe yer olması, bilimde ise olmamasıdır. Bu nedenle, iman, sapıklığa araç yapılabilir, ama bilim yapılamaz. Bilim adamının sapık olması mümkündür, ama bilimin sapık olması mümkün değildir.

Dünyayı cennete çevirme örneği: Hz Peygamber Medine’ye hicretinden sonra. İlk yaptığı işlerden bir tanesi eski adı Yesrib (harabe olan şehir) olan Medine’nin adını değiştirmiş. Ve bu şehrin adını medeni bir şehir anlamına gelen Medine koymuştur.

Kim bir ağaç diker ve de bu ağaç olgunluğa ererse, Allah bu ağaç sebebiyle, diken kimse için cennette bir ağaç diker. (Müsned, IV, 61).

Peygamber efendimiz: Lanete uğramış olanlardan olmayın buyurdu. Ashabı Kiram bunlar kimlerdir diye sorulduğunda, Halkın gelip geçtiği yolu ve gölgelikleri yerleri kirletenlerdir buyurdu. Dünyada insan gibi yaşamak, Allah’ın yarattığı fıtrat üzere hoşnutluk ve güzellikler içinde yaşamanın yolu ise doğrudan doğruya doğru ilim, kültür ve sanattan geçer. Bunlar içinde doğru adresler ve de adreslerin neler olduğu bilinmelidir. Bu adresler aşağıda belirtildiği gibi şu maddelerdir.

1-KUR’ANIN KENDİSİ

İlk adres Kur’an’ın kendisidir. Kur’an adreslerin adresi, ışıkların ışığıdır. Zaman ve mekân üstü ışık Kur’an’dır. [2]

“Kur’an’ı kim yapmışsa Allah odur. Şöyle de diyebiliriz: Kur’an’a Allah’tan başkası vücut veremez.”

2-AKIL

Adreslerden İkincisi akıldır.

“Allah, aklını işletmeyenler üzerine pislik atar.” (Yûnus Suresi, 100).

Şüphesiz Biz, umulur ki aklınızı kullanırsınız diye size ayetleri açıkladık. (Hadid suresi/17) Andolsun, biz akledebilecek bir kavim için orada apaçık bir ayet bırakmışızdır. (Ankebut suresi / 35)

İşte bu örnekler; biz bunları insanlara vermekteyiz Ancak alimlerden başkası bunlara akıl erdirmez (Ankebut suresi/43)

Andolsun onlara: “Gökten su indirip de ölümünden sonra yeryüzünü dirilten kimdir?” diye soracak olursan, şüphesiz: Allah diyecekler De ki: “Hamd ‘Allahın’dır.” Hayır, onların çoğu akletmiyorlar. (Ankebut suresi / 63) Kur’an’da faal akılla (işletilen ve ürün veren akılla) ilgili olarak 600 den fazla ayet bulunmasına rağmen dünyada ve İslam toplumunda akıl ve onun eserleri olan bilim sanat ve medeniyetle ilgili olarak İslam toplumunun yeri ne yazık ki çok aşağılık bir durumda bulunmaktadır. Dünyada ilim ve bilime verilen desteklere bakılacak olursa durumumuz şekilde görüldüğü gibidir. Hangi ülkenin beyin hâzinelerine ne kadar kıymet verdiğini anlamanın en kısa yolu Ar-Ge harcamalarının GSMH’ye oranına bakmaktır. Bu oranlar Japonya için yüzde 3.3, ABD için yüzde 2.7, Güney Kore için yüzde 3, Almanya için yüzde 2.3, Danimarka için yüzde 2,4 iken, Türkiye için yüzde 0.7, Mısır için yüzde 2, Suudi Arabistan için yüzde 0.05 dir. Dünya da en çok bilim ve teknolojiye destek veren ülke ise israildir. Halbuki tahrif edilmiş Tevrat ve İncil de ilim ve aklın işletilmesi yoktur.

Kur’an işlevsel akıl istediği için, akla yollama yapacağı her yerde, akıl kelimesini değil de taakkul (aklı işletmek) tâbirini kullanır. Kur’an bu konudaki uyarısını çok açık ve sert yapmaktadır: Kur’an dilinin ölümsüz ustalarından biri olan Isfahanlı Râgıb, anıt eserlerinden biri olan ‘ez- Zerîa ila Mekârimi’ş-Şerîa’da ‘Peygamberlerin ve Aklın İnsanları Gerçeğe ve Tanrı’ya İleten İki Kılavuz Oluşu’ başlığı altında şu muhteşem satırları yazmıştır:

‘İzzet ve celal sahibi Allah’ın insanlara iki resulü vardır:

İçten dışa olan (bâtın) resul,

Dıştan içe olan (zâhir) resul.

Bunların birincisi akıl, İkincisi peygamberdir. Hiçbir insan, bâtın resulden gereğince yararlanmayı öne almadan zâhir resule yol bulamaz. Bâtın resul (akıl), zâhir resulün çağrısının sağlık ve geçerliliğini bilmede esastır. Eğer bâtın resul olmazsa zâhir resulün sözünün kanıtlığı ve bağlayıcılığı olmaz. Akıl komutandır, din asker. Akıl olmasa din geçerli ve kalıcı olmaz. Elbette ki, din olmayınca da akıl şaşkın halde kalır. Bu ikisinin birleşip kucaklaşması ise nûr üzerine nûrdur. Nûr Suresi’ndeki ‘nûr üstüne nûr'(24/35) ifadesi işte bunu göstermektedir.” (Râgıb; ez-Zerî’a, 207)

Hayatın ve insanın komutanı da akıldır.

İslam dünyasında, elbette birçok akıllı insan bulunmaktadır. Ancak aklın mülkiyeti bu insanlarda, intifa (kullanım) hakkı ise başkalarındadır. Kur’an’ın istediği ise bu değil, işlevsel akıldır. O nerede? [2]

İkincisi, işlevsel aklın devrede olması için akıllı adamın, yaşadığı toplum tarafından önünün açılması gerekir. Ürettiği değerler hayata geçirilmeyen büyük ruhların söyleyip yazdıkları, adresine ulaşmamış, açılıp okunmamış mektuplar gibidir. İçinde ölüme çare olsa ne yazar! Açılıp okunmalı, yani hayata geçirilmelidir ki işe yarasın.

İslam dünyasında çok değerli reçetelerin yazıldığı mektuplar var, ama toplum bunları açıp okumuyor yahut da okuyor ama gereğini yapmıyor. Böyle olunca da üretilen değerler üretilmemiş sayılıyor. [2]

3-BİLİM

Kur’an’ın bizi gönderdiği üçüncü adres bilimdir.

Medeniyetlerin ilerlemesinde en büyük etken İbn-i Haldun’a göre “Bilim ve sanattır” Bilim ve sanatta ilerlemenin birçok belirleyici etkeni vardır ki bunlardan biride dindir.

Avrupa medeniyetinin bu günkü seviyeye ulaşmasının temellerinden biride Rönesans hareketidir. Orijinal vahyin dışına çıkmış dini anlayışa tepki oluşumudur Rönesans.

Batı medeniyetinde papazların bağnaz ve de hurafeci aşırı baskısı batı halkı üzerinde öyle bir tepkileşme vermiştir ki Rönesans gibi bir tarihi devrim meydan gelmiştir.

Günümüz İslam toplumunun Rönesans’ı ne zaman olacaktır?

Bazı sarıkları beyaz ruhları kara olan şahıslar insanları Allahtan uzaklaştırıp kendilerine kul ve köle etmelerinin perde altında ise bu karanlık ruhlardan ortaya çıkan bilim düşmanlığı görülmektedir. Dünyanın en büyük nükleer araştırma merkezinde yapılan ve doğrudan cenabı Allah ın emri olan evrenin ve içindekilerin araştırılmasını Müslümanların yapması gerekirken, orada yapılan deneylerin gereksiz olduğu ve de Allah’ın böyle bir emri olmadığını ifade eden bu zatlar, Kendi şeyhlerinin aynı anda binlerce müridinin imanını kurtarabildiğini (Hz Peygamber kızı Fatıma ya: Ey kızım babam peygamber diye güvenme huzuru mahşerde seni vallahi ben bile kurtaramam demesine rağmen. Bu efendiler peygambere bile verilmeyen hakkı nereden aldıklarını söylemeleri gerekmektedir.) ve de havada düşmekte olan uçağı veya denizdeki fırtınaya kapılmış gemiyi tasarruflarıyla kurtarabildiğini, gaybı bildiklerini, dünyadaki yağan yağmuru ve bulutları idare ettiklerini (O kıyamet saatine ilişkin bilgi Allah katındadır. Yağmuru O yağdırır (Lokman suresi 34) iddia edecek kadar akıldan ilimden Kur’an’dan uzak binlerce toplumun içinde şizofreni hastalarının oluşmalarını sağlayan sarıklı ve tespihli!!! şeytanı, şeytanlığından utandıracak şahsiyetlerdir.

Yüce Tanrı, kendisinin varlığına şaşmaz kanıt olarak birinci sırada kendisini, ikinci sırada melekleri (ki onun esası da varlık kanunlarıdır ve sonuçta bilimdir), üçüncü sırada ise ‘ilim sahiplerini göstermektedir:

“Allah, kendisinden başka Tanrı olmadığına tanıklık etmiştir. Meleklerle ilim sahipleri de adalet ölçüsüne sarılarak tanıklık etmişlerdir ki, o Azîz ve Hakîm olandan başka hiçbir ilah yoktur.” (Âli İmran, 18)

Kur’an, imana kötülük ve olumsuzluk izafe ettiği halde bilime asla izafe etmez.

Bunun nedeni, imanda öznelliğe yer olması, bilimde ise olmamasıdır. Bu nedenle, iman, sapıklığa araç yapılabilir, ama bilim yapılamaz.

Bilim adamının sapık olması mümkündür, ama bilimin sapık olması mümkün değildir.

DOĞRU DİN ALGISI OLMAYINCA ORTAYA ÇIKAN SONUÇLAR?

İtikadi anlamda Maturidi’yi takip eden Türk toplumları Ehli Sünnet olduklarını söylemelerine rağmen ehlisünnet anlayışının fikir ve yorum önderliğini yapan Maturidi’yi ve onun yorumlarını ne kadar tanımaktadır? Bu anlamda onun toplum hayatına ve bireysel dünyamıza çok önemli yansımalar sağlayacak görüşlerini inceleyelim.

Eşari ekolünde kişinin amellerine bakıp onun imanını yargılama anlayışı vardır ki Maturidi itikadına sahip Türk toplumunda hakim görüş budur. Hâlbuki Maturidi itikadında bir Müslüman büyük günah işlese dahi imanı sorgulanamaz. Toplumda Eşari görüşü hakim olduğundan birey üzerindeki toplum baskısı hem riyaya hem de şekilciliğe sebep olmaktadır.

Toplumda amel ve fiziki görünümüne göre insanları İslam’ın içinde veya dışında görme görüşü hakimdir. Bu anlayış fertleri önemli yanlışa sürüklemekte, ameli ölçüsünde kendini Allah’a yakın gören fertler kendilerini Allah katında ayrıcalıklı görmektedirler. Bu görüş dini gruplar arasında da ayrışmaya sebep olmakta toplum huzurunu olumsuz etkilemektedir. Halbuki ehli sünnet anlayışına göre Allah’ın rahmetini kazanabilen Allah’a yakındır. Allah’ın rahmeti de sadece Allah’ın elindedir. Kişi yaptığı ibadet ve taatla ancak Allah’ın rahmetini kazanmayı umar, kazandığını iddia edemez. Maturidi Kuran’dan net olarak çıkardığı delillerle amelle imanı birbirinden ayırarak bu konuyu açıklamıştır.

Toplumun inanç sistemi birçok anlamda Eşari’liliğe dayanır. Kula zerre kadar özgür irade alanı bırakmayan kadercilik hakimdir, insanların imanını amelleriyle yargılama hakkını kendinde gören, bağımsız akıl yürütmeyi ‘heva ve heves’ olarak damgalayıp taklidi esas alan anlayış hakimdir.

Toplum doğru bir kader anlayışına sahip olmazsa fay hattı üzerine çürük bina diktikten sonra depremde ölenler için ‘takdiri ilahi’ diye yorumlar. Arabanın arkasına ‘Allah korusun’ yazısı taktıktan sonra gazı kökleyen ‘trafik canavarları’ yolları kana bular. Yüce kitabımız Kuran’ı kerimde “iyiliği emir, kötülükten men” emri olduğu halde kendisinin kurbanı olduğu suçluları ‘kader kurbanı’ olarak gören koca bir halk çıkıverir ortaya. Yaptıklarının sonuçlarının sorumluluğunu Allah’a, devlete, sisteme, çevreye, kısacası kendinden başka herkese yükleyen bir insan tipi ile baş başa kalırsınız.

Evreni muazzam dengeler üzerine halk etmiş ve onu ezeli kanunları çerçevesinde çekip çeviren bir Yaratıcıya şuurlu teslimiyet yerine, anlayamadığı bir kudrete korkudan itaat eden kullar çıkar ortaya.

Maturidi’nin din siyaset ayrımı görüşünün önemi burada ortaya çıkmaktadır/’İmamlar Kureyşten’dir” rivayeti için bu dinen yanlış siyaseten doğru yaklaşımı çok önemlidir. Maturidi’ye göre devlet adamının dini vasfı olmamalıdır. Eğer olursa halk onu kutsallaştırır, yanlışlarını göremez olur. Halbuki devlet adamı doğruda icraat yapabilir. Yanlışta. Doğrular desteklenir. Yanlışlar eleştirilir. Dini vasfı olduğu zaman Allah’ın kaderi’ olarak dayatırlar ve toplum onlara yine itaat eder. Bunu sorgulayan çıkarsa ‘Allah’ın hikmetinden sual olunmaz’ diye susturulurlar. Peygamber’in vekili’, ‘Allah’ın gölgesi’ gibi sıfatları aldıklarından kendilerini eleştirenleri, Allah’a isyan etmekle itham edip ezebilirler. Nitekim Emeviler döneminde ortaya çıkan durum budur.

Kuran çalışmayı emreder. Bunun paralelinde Maturidi kader anlayışını kulun fiillerinde kendi iradesinin olduğunu, kulun irade etmesinden sonra Allah’ın yaratmasının gerçekleştiğini şeklinde açıklar ki Kuran’a uygun olan budur. Halbuki yaygın inanış yanlış tevekkül inancıyla bireyi tembelliğe itmekte Allah’ın kula verdiği iradeyi yok saymaktadır. Bu yanlış tevekkül anlayışı çalışmanın, bilimin önünü kesmekte toplumu tembellik ve miskinliğe sürüklemektedir. Milli şairimiz Mehmet Akif ERSOY bu konuyu dizelerin de şöyle ifade eder:

Çalış dedikçe din, çalışmadın durdun,

Onun hesabına bir çok hurafe uydurdun!

Sonunda bir de “TEVEKKÜL” sokuşturup araya Zavallı dini çevirdin onunla maskaraya!

Tevekkülün, hele, manası hiç de öyle değil.

Nihayet oynayarak dine en rezil oyunu;

Getirdiler, ne yapıp yaptılar, bu hâle onu

Yanlış inanışların en önemli sebeplerinden birisi Hz peygamberimize atıfla uydurulan sözlerdir. Yüce kitabımız bireyin önce dünyasını sonra ahiret hayatını güzelleştirmek onu her iki alemde afiyete sevk etmek için indirilmişken

Ölümlerde hatırlanan hale gelmiştir,

“Yıkıp dini, bambaşka bir bina kurduk;

Nebi’ye (Adı güzel kendi güzel Muhammed’e) atıf ile, binlerce herzefboş lakırdı) uydurduk! İnmemiştir hele Kuran şunu hakkıyla bilin Ne mezarlıkta okunmak ne fal bakmak için.

Kuranın birinci emri ilim unutulmuş tabiiyet ve taklitçilikle bilimin önü kesilmiştir. Maturidi taklitçiliğin dine aykırı olduğunu ifade ederek bunu delilleriyle ortaya koymuştur. Bu günkü İslam dünyasının geri kalmasının yegane sebebi taklitçilik ve tabiiyettir, imamı A’zam’ın talebeleri hocalarının görüşlerine katılmayıp farklı görüşler ortaya koyduklarında bu hocalarını rahatsız etmemiş hoca talebe ilişkisi aynen devam etmiştir. Bu günkü Avrupa’nın bilimsel gelişmesinin ardında yatan anlayış budur. Hocasını taklit eden talebeler değil, okuyan, sorgulayan, hocasını geçebilen talebeler yetiştiren, bireysel özgürlüğü esas alan bir anlayışı bilimsel dünyamıza hakim kılmalıyız.

Maturidi hidayeti ikiye ayırarak “Doğruyu görüp içinde olmak anlamındaki hidayettir ki peygamberler ve müminleri kapsayan bu hidayettir. İkinci olarak ta doğruyu görüp bilmek anlamındaki hidayettir ki bu noktada bütün insanlık aynıdır.” Maturidi’nin bu ikinci hidayet anlayışına göre bütün insanlık bilimsel çalışmada aynıdır. Çalışan araştıran kim olursa Yüce yaratıcı ona vermektedir. Sadece bu anlayış bile her bireyin ilim peşinde koşmasının bir delilidir. Bugünkü Avrupa ile aramızdaki gelişmişlik farkının da göstergesidir.

Sonuç olarak ehli-sünnetin fikir önderleri olan Maturidi ve Lokman Bin Numan Ebu Hanife’nin yüce kitabımızla ilgili görüş ve düşünceleri günümüzde çok iyi incelenmeli toplumun önüne konulmalıdır. Hurafelerden kurtulup sorgulayan fikir üreten, özgür düşünen bireyler yetiştirmenin dini engellerini ortadan kaldırmalıyız. Camilerde vaaz veren hocalara soru sorabilen cemaatler yetişmelidir. Hayır yaparken cami, okul ayrımı yapmayan görüş topluma hakim kılınmalıdır.

Ali İhsan Kılıç

 

REFERANSLAR

1- Prof.Dr. Saleh Sultansoy, Türkler ve Bilim Dün, Bugün, Yarın

2-Prof.Dr. Hüseyin Atay, Kurana göre araştırmalar Kitabından.

 

Print Friendly, PDF & Email

 benzer haberler

Biz Kimiz  

Biz Kimiz

Türkiye’nin Gerçek Gündemi  

Türkiye’nin Gerçek Gündemi

Dr. Ali İhsan Kılıç’ın Yazı Dizisi Başlıyor  

Dr. Ali İhsan Kılıç’ın Yazı Dizisi Başlıyor